13 Temmuz 2018 Cuma

Kadının, zevcine karşı, süslenmesi sevabdır
Sual: Kadının, zevcine karşı, meşru olan ziynetlerini giyinerek, takarak güzel koku sürünerek süslenmesi sevab mıdır? Çocuk, günah işleyen ana babasına kaç kere nasihat edebilir?
Cevap: 
Kadının, zevcine karşı, meşru olan ziynetlerini giyinerek, takarak güzel koku sürünerek süslenmesi lâzımdır ve çok sevabdır. Bunu bildiren hadîs-i şerifler, (Şir'atül-islâm şerhi) 465. ci sahifesinde de yazılıdır. Süslenmezse ve gusül abdesti almazsa, haksız yere evden izinsiz çıkarsa, yatağına gelmezse, küçük çocuğunu ağlayınca, döğerse, zevci buna nasihat verir.

Nasihati dinlemezse veya zevcine söverse, nâ-mahreme yüzünü açarsa, âdetten fazla malını izinsiz verirse, had cezasına girmeyen herhangi bir günahı işlerse, zevcin bunu tazîr etmesi, yani açık eli veya mendil ile hafif vurması câiz olur.

Başka sebeplerle hafif dahi vuramaz. Kadının yüzü avret değil ise de, fitneye sebep olursa, örtmesi lâzım olur. Namaz kılmadığı için tazîr etmez. Çünkü, namazın faydası zevc için değildir. Baba baliğ olmayan oğlunu namaz kılmadığı ve oruç tutmadığı için tazîr eder. Ana ve vasî de, baba gibidir. Büyük oğul, yabancı gibidir. (Tam İlmihal s. 888)

***
Sual: İbadetin sahih olması için, dört mezhepten herhangi birine uygun olması mı lâzımdır? İbadeti yaparken, şartlarından biri bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibadet sahih olur mu?
Cevap: 
Dünya menfaati için, mesela bir kız ile evlenebilmek için veya midye gibi ve elektrikle öldürülerek leş olmuş hayvan gibi haram şeyleri yiyebilmek için mezhebini değiştiren tazîr olunur. Çünkü, müctehid olmayan kimsenin, dünya menfaati için, mezhebini değiştirmesi günahtır. Dinini ve mezhebini beğenmemiş olur. İbni Âbidîn, (Redd-ül-muhtâr)ın ellibirinci sahifesinde buyuruyor ki, (Bir işin, bir ibadetin sahih olması için, dört mezhepten herhangi birine uygun olması lâzımdır. Yani, o işin sahih olması için, bir mezhepte uyulması lâzım olan şartların hepsine uygun olması lâzımdır. Bir ibadeti yaparken, şartlarından biri bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibadet sahih olmaz. Meselâ, deriden kan akarsa, Hanefî mezhebinde abdest bozulur. Şâfiî mezhebinde bozulmaz. Bir erkek, yabancı kadının derisine dokununca, Şafii'de, ikisinin de abdesti bozulur.

Hanefide ikisinin de bozulmaz. Derisinden kan aksa ve kadına da dokunsa, her iki mezhebe göre abdesti bozulur. Bu abdest ile kıldığı namaz sahih olmaz. (Bunun abdesti, bir mezhebe göre sahih olmadığı zaman, diğer mezhebe göre sahih oluyor. Namazı sahih olur) denilemez. Bu kimse, iki mezhebi (Telfîk) etmekte, karıştırmaktadır. Böyle kimseye (Müleffık) denir. Müleffıkın ibadetinin sahih olmayacağı sözbirliği ile bildirilmiştir. Bir ibadetin bir şartı bir mezhebe, başka şartı da başka mezhebe göre sahih olursa, bu ibadet sahih olmaz. Abdest alırken, başının bir parçasını mesh eden kimse, köpeğe değdikten sonra namaz kılsa, bu namazı sahih olmaz. Çünkü, abdesti Maliki'ye göre sahih değildir. Köpeğe dokununca, Şafii'ye göre üstü necis olmuştur.

Bunun gibi, tehdit ile, zor ile yaptırılan talâk Hanefide sahih olur. Boşadığı kadının kız kardeşini alabilir. Şafii'de ise sahih olmaz. Bu adamın, her iki mezhebe uyarak, bu kız kardeşlerin ikisi ile birlikte evli yaşaması sahih olmaz. Bunlar da (Telfîk) olur. Menfaati için, zevki için, çeşitli işlerini, çeşitli mezheplere uyarak yapmak Telfîk olur. Mezhepleri telfîk eden tazîr olunur. (Tam İlmihal s. 889)

Cuma, Müslümanlara mahsustur
Sual: Cuma gününün mübarek olması yalnız Müslümanlar için midir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Riyâd-un-nâsıhînde deniyor ki:
"Allahü teâlâ, Cuma gününü Müslümanlara mahsus kılmıştır. Cuma suresi sonundaki âyet-i kerimede mealen;

(Ey iman etmekle şereflenen kullarım! Cuma günü, öğle ezanı okunduğu zaman, hutbe dinlemek ve Cuma namazı kılmak için camiye koşunuz. Alışverişi bırakınız! Cuma namazı ve hutbe, size, başka işlerinizden daha faydalıdır. Cuma namazını kıldıktan sonra, camiden çıkar, dünya işlerinizi yapmak için dağılabilirsiniz. Allahü teâlâdan rızık bekleyerek çalışırsınız. Allahü teâlâyı çok hatırlayınız ki, kurtulabilesiniz!) buyuruldu.

Namazdan sonra, isteyen işine gider çalışır. İsteyen camide kalıp, namaz kılar, Kur'ân-ı kerim okur, dua ile meşgul olur. Namaz vakti alışveriş sahihtir, fakat, günahtır."

***
Sual: Cenazeyi taşırken, tabutun ne tarafından başlamalı ve ne şekilde taşımalıdır?
Cevap: 
Cenaze taşımakta önce ön tarafta, meyyitin sağ tarafı, sağ omuza alınıp, on adım taşınır. Sonra, arka sağ bacak tarafı sağ omuzda, on adım taşınır. Sonra meyyitin sol tarafına, yani arkadan bakıldığına göre, tabutun sağ tarafına geçip, sol omuzda, on adım önde, on adım arkada taşınır. Hepsi kırk adım eder. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı affolur.)

***
Sual: Cuma günleri, ölenlerin ruhlarının toplandığı, kabir azabının durdurulduğu doğru mudur?
Cevap: 
Bu konuda Riyâd-un-nâsıhînde deniyor ki:
"Cuma günü, ruhlar toplanır ve birbirleri ile tanışırlar. Kabirler ziyaret edilir. Bugün kabir azapları durdurulur. Bazı âlimlere göre, müminin azabı artık başlamaz. Kâfirin cuma ve ramazanda yapılmamak üzere, kıyamete kadar sürer. Bugün ve gecesinde ölen müminler kabir azabı hiç görmez. Cehennem, cuma günü çok sıcak olmaz. Âdem aleyhisselam cuma günü yaratıldı, cuma günü cennetten çıkarıldı. Cennettekiler, Allahü teâlâyı cuma günleri göreceklerdir."

***
Sual: Tek olarak yalnız cuma günleri oruç tutulabilir mi?
Cevap: 
Yalnız cuma günleri oruç tutmak ve yalnız cuma geceleri teheccüd namazı kılmak mekruhtur.

***
Sual: Abdest alırken ağza üç defa su vermenin hükmü nedir?
Cevap: 
Abdest alırken ağzı, ayrı ayrı su ile, üç kere yıkamaya Mazmaza denir ki sünnettir.

***
Sual: Allahü teâlâ, din yolunda çalışanlara ve din bilgilerini, marifetlerini, kerametleri, harikaları öğretenlere rahat, huzur mu veriyor? Kâfirler, fende ilerledikleri hâlde, niye rahat yaşayamıyorlar?
Cevap: 
Allahü teâlâ, din yolunda çalışanlara ve din bilgilerini, marifetlerini, kerametleri, harikaları öğretenlere rahat, huzur veriyor. Dünya bilgilerinde, fende çalışanlara da aradıklarını veriyor. Kâfir milletler, yalnız fen bilgileri üzerinde çalışıyorlar. İslâm dinini insaf ile, temiz bir vicdan ile incelemiyorlar. Bunun için, fende ilerliyor, büyük endüstri kuruyorlar. Fakat, küfür pisliğinden, haram ve kötü işlerinin zararlarından kurtulamıyorlar. Rahata, huzura ve saadete kavuşamıyorlar. Fende ilerledikleri hâlde, rahat yaşayamıyorlar. Çünkü, küfürden ve haram işlemekten, hep zarar, hep ziyan, hep fenalık hâsıl olur. Sonu hep felâket olur. İmandan, ibadetlerden ve güzel ahlaktan ise, daima iyilik, rahatlık hâsıl olur. Fende ilerlediklerini ileri sürerek, kâfirlerin küfürlerini, İslâmiyete uymayan işlerini övmek, cahillik ve şaşkınlıktır. Müslümanlar, onlar gibi, fen bilgilerinde de çalışmağa, onlar gibi büyük fabrikalar kurmağa özenmelidir. Çünkü, İslâmiyet bunu emir etmektedir. İslâmiyet, hem fen bilgilerinde çalışmağı, hem de güzel ahlâklı olmağı, herkese iyilik yapmağı emir etmektedir. Müslümanlar, kâfirlerin, münafıkların çıplak gezmelerini ve seks bilgisi adı altında fuhuş söylemelerini faydalı zan etmemelidir. Bunları övmenin, Müslümanların hayâlarını, imanlarını çalmak için bir tuzak olduğunu bilmelidir. Bir işin, bir sözün faydalı veya zararlı olduğunu anlamak için, kâfirlerin yapıp yapmadıklarına değil, dinimizin emir veya yasak ettiğine bakmalıdır. (Tam İlmihal s. 891)

Sabah ve akşam okunacaklar
Sual: Her gün sabah akşam okunacak belli sûre ve dualar var mıdır?
Cevap: 
Bu konuda Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:

"Şu sûreleri akşam, sabah üçer kere Besmele ile oku ve zevcene, çocuklarına da okut!

1- İhlâs (Kulhüvallahü) sûresi. 2- Muavvizeteyn yani Kul e'ûzü birabbil felak ile Kul e'ûzü birabbinnâsi. 3- Fâtiha-i şerife yani Elhamdülillahi sûresi. Bu dört sûreyi akşam, sabah üçer kere okuyan, malını, canını, çoluk çocuğunu, bütün belalardan muhafaza etmiş olur. Bunlardan başka Kulyâeyyühelkâfirûn sûresini akşam, sabah okuyan kimse, kendisini şirkten korumuş olur. Akşam, sabah şu duayı okuyan kimse, sihir, büyü ve zalimlerin şerrinden, belalardan emin olur. Dua şudur:
"Bismillâhirrahmânirrahîm, bismillâhillezî lâ yedurru ma'asmihî şey'ün fil erdı velâ fissemâi ve hüvessemîul'alîm."

Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Allahü teâlânın üç ismi vardır ki, dilde hafif, terazide ise çok ağırdır. "Sübhânallahi vel hamdülillâhi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber velâ havle velâ kuvvete illâbillahil aliyyil azîm." Bunun her bir kelimesine yüz sevap verilir.)

Yatağa yatarken ve yataktan kalkınca ve her namazda, duadan ve salevattan sonra, istiğfârların en büyüğü olan şu duayı oku ki, günahlar affolur. "Estagfirullahel azîm el kerîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûme ve etûbü ileyh."

***
Sual: Bir kimse, tarlasına, başkasına verilmek üzere buğday ekse, bu mahsul, kimin olur?
Cevap:
Bu konuda Fetâvâ-yı Hindiyyede deniyor ki:
"Köy halkı, imam için tohum ekseler, mahsul imama teslim edilmemiş ise, mahsul tohum sahiplerinin olur. Yardım için toplanan para, mal da böyledir."

***
Sual: Bir cenaze taşınırken, bu cenazeyi görenlerin, cenaze geçinceye kadar ayakta beklemesi mi gerekir yoksa nasıl hareket etmelidirler?
Cevap: 
Yolda dükkânda, kahvede olan Müslümanlar, bir cenaze görünce, gidip hiç olmazsa kırk adım taşımalı ve biraz arkasından yürümeli, ruhuna Fatiha ve dua okumalıdır. Cenazeyi görünce, olduğu yerde ona karşı dikilip beklemenin tahrimen mekruh olduğu, Merâkıl-felâhda ve Halebî-i kebîrde yazılıdır. Cenazeyi taşıdıktan sonra, arkasından yürümelidir. Peygamber efendimizin, Sa'd bin Mu'âz hazretlerinin cenazesini taşıdığı muteber kitaplarda yazılıdır.

***
Sual: İmanın gitmesine sebep olan söz ve hâller var mıdır, varsa nelerdir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Miftâh-ul-Cennet kitabında deniyor ki:
"İmanı olduğu hâlde, ileride imanının gitmesine sebep olan şeyler kırk kadardır:
1- Bidat sahibi yani itikadı bozuk olmak.
2- Zayıf yani amelsiz iman.
3- Dokuz uzvunu doğru yoldan çıkarmak.
4- Büyük günah işlemeye devam etmek.
5- Nimet-i İslâma şükrünü kesmek.
6- İmansız gitmekten korkmamak.
7- Zulüm etmek.
8- Sünnet üzere okunan ezanı dinlememek.
9- Anaya babaya âsi olmak. Onların İslâmiyete uygun, mubah olan emirlerini sert sözle ret etmek.
10- Doğru olsa bile, çok yemin etmek.
11- Namazda tadil-i erkanı terk etmek. Tadil-i erkan, hiç hareket etmeden sübhanallah diyecek kadar durmaktır.
12- Namazı ehemmiyetsiz sanıp, öğrenmesine ve çoluk çocuğuna öğretmeye ehemmiyet, önem vermemek.
13- Şarap ve fazlası sarhoş eden her içkiyi, az da olsa, içmek.
14- Müminlere eziyet etmek.
15- Yalan yere evliyalık ve din bilgisi satmak. Ehl-i sünnet bilgilerini öğrenmeyip, kendini din adamı olarak tanıtmak.
16- Günahını unutmak, küçük görmek.
17- Kibirli olmak, yani kendisini beğenmek.
18- Ucub, yani ilim ve amelim çoktur demek.
19- Münafıklık, iki yüzlülük.
20- Hased etmek, din kardeşini çekememek.
21- Devletin ve üstadının İslâmiyete muhalif olmayan sözünü yapmamak.
22- Bir kimseyi tecrübe etmeden, iyi demek.
23- Yalanda ısrar etmek.
24- Ulemadan kaçmak, ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okumamak.
25- Bıyıklarını sünnet miktarından ziyade fazla uzatmak.
26- Erkekler ipek giymek.
27- Gıybet etmekte ısrar etmek.
28- Kafir de olsa, komşusuna eziyet etmek.
29- Dünya umuru, işleri için, çok gadaba gelmek, sinirlenmek.
30- Faiz almak ve vermek.
31- Öğünmek için elbisesinin kollarını ve eteklerini fazla uzatmak.
32- Sihirbazlık, büyü yapmak.
33- Salih olan mahrem akrabayı ziyareti terk etmek.
34- Allahü teâlânın sevdiği kimseyi sevmemek ve İslâmiyeti bozmak için uğraşanları sevmek.
35- Mümin kardeşine üç günden fazla kin tutmak.
36- Zinaya devam etmek.
37- Livatada bulunup, tövbe etmemek.
38- Ezanı, fıkıh kitaplarının bildirdikleri vakitlerde ve sünnete uygun okumamak.
39- Haram işleyeni görüp de, gücü yettiği halde, tatlı dil ile men etmemek.
40- Nasihat vermek hakkına sahip olduklarına nasihat etmemek."

11 Temmuz 2018 Çarşamba

İlmi, Allah rızası için öğrenmelidir
Sual: Din bilgilerini öğrenmek, din tahsili yapmak için, nasıl bir niyet yapmalı, ne niyetle bunları öğrenmelidir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Fetâvâ-yı Hindiyyede deniyor ki:
"İlmi, Allah rızası için, İslâm dinine ve Müslümanlara hizmet için öğrenmelidir. Mal, mevki kazanmak, kibir ve şöhret için öğrenmemelidir. Hoca hakkı, ana-baba hakkından öncedir. İlmi, Ehl-i sünnet âlimlerinden veya onların yazdıkları kitaplardan öğrenmeli ve salih insanlara öğretmelidir. İlmi iyi insanlardan esirgememelidir. Salih insan, iyi insan demektir. Ehl-i sünnet itikadında olan ve haram işlemekten sakınan Müslümana salih, iyi insan denir. Ehl-i sünnet itikadında olmayan Müslümanlara bidat sahibi veya mezhepsiz denir. Ehl-i sünnet itikadını ve haramları öğrenmek, binlerce İhlâs suresi okumaktan daha sevaptır. Fıkıh öğrenmek, hafız olmaktan efdaldir. Hafız olmak da, nafile ibadetten efdaldir. Vaaz verirken, Allahü teâlâ demelidir. Yalnız, Allah demek hürmetsizlik olur. Fısk meclisinde yani günah işlenen yerde, tesbih, (sübhanallah), tahmid (elhamdülillah), Kur'ân-ı kerim, hadis-i şerif ve fıkıh bilgileri okumak günahtır. Fıska, günah işlemeye mani olmak için tesbih okumak caiz olur.

Görülüyor ki, kaval, zurna, çalgı ile birlikte veya bunların fasılasında, tekbir, salevat okumak günahtır."

***
Sual: Bir Müslümanın evine girerken neye dikkat etmesi gerekir, okuması gereken bir dua var mıdır?
Cevap: 
Bu konuda Süleyman bin Cezâ hazretleri, Eyyühel-veled kitabında buyuruyor ki:
"Evine Besmele ile gir! Eğer zamanın müsait ise, İhlâs suresini oku! Peygamberimiz aleyhisselam buyurdu ki: (Eve girerken İhlâs-ı şerifi okuyan, yoksulluk görmez!) Eshâbdan Süheyl radıyallahü anh, Peygamberimizin aleyhisselâm bu tavsiyesi üzerine zengin olmuştur. Eve girerken sağ ayağınla içeriye gir ve selam ver! Evde kimse yoksa, şu şekilde selam verebilirsin: 'Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn.' Bununla beraber, bir kere Kulhüvallâhü sûresini ve bir kere de Âyetelkürsîyi okursan evine şeytan giremez. Her neye başlarsan Besmele ile başla! İşe ve yemeğe sağ elinle başla! Yemeğe hep beraber otur. Yemekten sonra, dua ve Kulhüvallâhü sûresini oku! Yemekten sonra bir saat geçmeyince su içme, vücuda iyi değildir."

***
Sual: Namazda kıble istikametinden ayrılmak için özür var mıdır? Vapur ve tren gibi vasıtalarda kıbleye dönmek şart mıdır? Kıbleye dönemeyen yolcular namazlarını cem ederek kılabilir mi?
Cevap: 
Hastalık ve düşman, hırsız korkusu veya yanlış bulmak ile, kıbleden ayrılmak farz namazlarda da, câiz ise de, vapurda, trende kıbleye dönmek şarttır.

Misafir, vapurda ve trende, farz namaza, kıbleye karşı durup, secde yeri yanına pusula koymalı. Vapur ve tren döndükçe, kendisi kıbleye karşı dönmelidir. Yahut başka birisi, sağa sola döndürmelidir. Namazda göğsü kıbleden ayrılırsa, namazı bozulur. Çünkü, vapur, tren, ev gibidir. Hayvan gibi değildir. Otobüste, trende, dalgalı denizde kıbleye dönemeyenlerin, farz namazları câiz olmayacağından, bunlar, yolda oldukları müddetçe Şâfiî mezhebini taklit ederek, öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı cem edebilir. Hanefî mezhebinde olan, yolda kıbleye dönemeyecek ise, yola çıktıktan sonra, gündüz bir yerde durduğu zaman, öğle vaktinde öğleyi kılınca, hemen ikindiyi de kılmalı, gece durulduğu zaman, yatsı vaktinde akşamı ve sonra yatsıyı bir arada kılmalı ve bu dört namaza niyet ederken (Şâfiî mezhebini taklit ederek eda ediyorum) diye niyet etmelidir. (Tam İlmihal s. 172)

Saadetin başı, Müslüman olmaktadır
Sual: Bir kimsenin, her zaman mesut, mutlu olabilmesi mümkün müdür, mümkünse bunun yolu nedir?
Cevap: Aklı olan bir kimse, zevklerini Allahü teâlânın gösterdiği yoldan temin eder. İslâmın güzel ahlakı ile süslenir. Herkese iyilik eder. Kendisine kötülük yapanlara iyilikle karşılık verir. İyilik yapamazsa, hiç olmazsa sabreder, bölücü olmaz, yapıcı olur. Böylece, kendisi de hem zevklerine, hem de rahata, huzura kavuşur. Hem de, ahiretin sonsuz azaplarından kurtulur.

Görülüyor ki, bütün rahatlıkların, saadetlerin başı, iman etmekte, Müslüman olmaktadır. Ahkâm-ı islâmiyyeye, İslâmiyetin bildirdiği hükümlere uymak lazımdır. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, faydalı şeyleri yapmalarını emretmiştir ki, bu emirlere Farz denir. Zararlı şeyleri yasak etmiştir ki, bunlara da Haram denir. Farzların ve haramların hepsine Ahkâm-ı islâmiyye, İslâmiyetin hükümleri denir. Dinler, Allahü teâlânın kullarına rahmetidir, ihsanıdır. Ahkâm-ı islâmiyyeye uyanın duaları muhakkak kabul olur. Namaz kılmayanın, haramlara bakanın ve haram yiyenin, içenin, ahkâm-ı islâmiyyeye uymadığı anlaşılır. Bunun duaları kabul olmaz. İslâmiyete inanan ve uyan, Allahü teâlânın ihsanına kavuşur, mesut olur. İnanmayan, bu saadetten mahrum kalır.

İman etmek de, çok kolaydır. İman etmek için, bir yere para vermek, mal vermek, zor bir iş yapmak, birisinden izin almak gibi, hiçbir şey yapmak lazım değildir. Hatta, imanlı olduğunu kimseye bildirmek, belli etmek bile lazım değildir. İman, altı şeyi öğrenip, bunlara kalbinden, gizlice inanmak demektir. İman eden, Allahü teâlânın emirlerine teslim olur. Yani seve seve yapar. Böylece, Müslüman olur. Kısacası, her mümin Müslümandır. Her Müslüman, mümindir.

***
Sual: Dünyada haram, günah olan şeyleri kullananlar, yapanlar, ahirette bunlardan mahrum mu kalırlar?
Cevap: Dünyada haram işleyen kimse, ahirette ondan mahrum kalır. Burada helal şeyleri kullananlar, orada, o şeylerin hakikatine kavuşur. Mesela, bir erkek, dünyada haram olan ipeği giyerse, ahirette ipek giymekten mahrum edilir. İpek ise, Cennet elbisesidir. O hâlde, bu günahtan temizlenmedikçe, Cennete giremez demektir. Cennete girmeyen de Cehenneme girer. Çünkü, ahirette, bu ikisinden başka yer yoktur.

***
Sual: Bazıları bir cemiyet kuruyorlar. Bunu, İslâmiyete hizmet ve Müslümanları uyandırmak için yaptık diyorlar. Burada her çeşit insan, itikatları bozuk kimseler toplanıyor. Mezhepsiz kimseler ve Ehl-i sünnet mezhebinden birkaç kişi, yüksek kürsülere oturmuşlar, nutuk söylüyorlar. Bunlara ne denir? Bu cemiyeti kurmaktan maksatları, sünnî ve diğer bidat fırkaları arasındaki ayrılığı yok etmek imiş. Birbirlerinin sözlerini, inanışlarını red etmemeleri, kardeşçe geçinmeleri lâzım imiş. Âlimler, birbirlerine uymayan inanışlarını, düşüncelerini söylememeli ve yazmamalı imiş. Ayrılık, münakaşa, helâk olmaya sebep olur, diyorlar. Bu sözleri doğru mudur? Yoksa, bozuk ve azgınlık mıdır?
Cevap: Hindistan'ın büyük âlimlerinden Ahmed Rızâ hân Berilevî "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Fetâvel-Haremeyn) ismindeki fetva kitabında buyuruyor ki:

Bu yaptıkları haramdır. Dalalettir. İlmi az olan Müslümanları, mezheplerine karşı soğutmaktır. Müslümanlar, sapık din adamlarının Ehl-i sünnet âlimi olarak tanınanlar ile işbirliği yaptıklarını, hepsinin kürsülerde oturduklarını görünce, onları da büyük ve kıymetli sanırlar. Onlara da hürmet ederler. Bu ise, büyük günahtır. İslâm dini, bidat sahiplerine hakaret edilmesini, sert davranılmasını emir ediyor. Onlara saygı gösterilmesini men ediyor. İslâm âlimleri, akait kitaplarında, mesela (Şerh-ul-mekâsıd) kitabında, (Bidat sahiplerine sert davranmak, onları aşağı görmek, red ve tard etmek lâzımdır) dediler. Müslümanlar, onları yüksek yerlerde görünce, kalpleri meyleder. Sözlerini dinlerler. Şeytanın aldatması ile, onları sevmeğe başlarlar. Bunların doğru yoldan kaymalarına sebep, onlarla işbirliği yapanlardır. Ayrı inanışlı kimselerin bir araya gelmeleri, dinin yıkılmasına sebep olur. Müslümanları uyandıracağız diyenler, bunları zehirlemekte, felakete sürüklemektedirler.

Bidat yayıldığı zaman, bunu red etmek ve zararlarını, kötülüğünü yaymağa çalışmak, farzdır. Bunun farz olduğunu İslâm âlimleri sözbirliği ile bildirmişlerdir. Selef-i sâlihîn ve bugüne kadar gelen âlimler, hep böyle yaptılar. Bidat sahiplerini red etmeyen, onları kendi hâline bırakan kimse, Müslümanların sözbirliğinden ayrılmış olur. İslâm cemaatinden uzaklaşmış olur. Bidatleri ve bidat işleyenleri sevmiş olur. Bu ise, Ehl-i sünnet mezhebini ve bu doğru yolda olan Müslümanları kötülemektir.

Marufu nehyetmek ve münkeri emir etmektir. Müslümanları, Allahü teâlânın lanetine sürüklemektir. Büyük âlim, Müslümanların imamı Ahmed ibnü Hacer-il-Mekkî hazretleri (Es-Savâ'ık-ul-muhrika) kitabının önsözünde diyor ki, (Bu kitaptaki yazıların hakikatlerini, özlerini kavrayacak kadar derin ilme malik olmadığım hâlde, bu yazıları yazmağa beni sürükleyen sebep, Hatîb-ül-Bağdâdinin (El-Câmi') kitabında bildirdiği şu hadîs-i şerif olmuştur: (Fitneler, bidatler yayıldığı ve Eshâbım kötülendiği zaman, hakikati bilen, bildiğini bildirsin! Bildiğini bildirmeyenlere, Allahü teâlâ ve melekler ve bütün insanlar lanet eylesin! Allahü teâlâ, bunların ibadetlerini ve hiç bir iyiliklerini kabul etmez).) (Böyle davranmak, fesat çıkarmak olur, günahtır. Bunlar kendilerini yok etmektedirler) sözü, Allahü teâlâya iftiradır. İslâm âlimlerini kötülemektir. Ehl-i sünnet mezhebinden ayrılmaktır. Mühim bir farzı inkâr etmek, buna haram demektir. (Fâideli Bilgiler s. 425)

Kendi malını ateşte yakmak
Sual: Bir kimse, elindeki kendine ait malını istediği gibi kullanma yetkisine sahip midir, mesela bu malını yakabilir veya denize atabilir mi?
Cevap: Malı kendi bedeni için kullanmadığı zaman, hakkı, yani lüzumu olmayan yere, az da sarf etmek israf olur. Mesela, malı ateşte yakmak, denize atmak böyledir. Lüzumu olan yere, lüzumundan fazla vermek de israf olur. Mesela, çoluk çocuğuna ihtiyaçlarından fazla şeyler vermek israf olur. İhtiyaç, İslâmiyetin gösterdiği miktarlar ile ve memleketin âdetine göre belli olur. Görülüyor ki, malı sarf edecek yerleri ve kendi malındaki başkalarının hakkını öğrenmek lazımdır.

İnsanın, kendi malında bulunan, başkasının hakkını ödemesi, israf değildir. Bu hakları hemen vermek lazımdır. Bu hakların en mühimi, zekâttır.

***
Sual: Yemek yemeye ve su içmeye başlamadan önce veya bitirdikten sonra ne denir?
Cevap: Yemeye ve içmeye başlarken Besmele okumalıdır. Yeme ve içme sonunda Elhamdülillah demelidir. Bunları söylemek ve yemekten önce ve yemekten sonra el yıkamak, sağ el ile yemek ve içmek sünnettir. Resûlullah efendimizin yemekten sonra okuduğu ve okunmasını emrettiği dualar, Şir'at-ül-islâm şerhinde ve Mevâhib-i ledünniyyede yazılıdır. Yemektekilere hatırlatmak için Besmele, yüksek sesle söylenebilir. Hazînet-ül-me'ârif kitâbı, Ebû Dâvud, Mu'âz bin Cebel ve Enes bin Mâlik hazretlerinden gelen şu hadîs-i şerifi nakletmektedir:

(Bir kimse, yemek yedikten sonra, Elhamdülillahillezî at'amenî hâzet-ta'âm ve rezekanî-hi min gayri havlin minnî ve lâ-kuvvete derse, geçmiş ve gelecek günahlarından çoğu af olunur. Yeni bir elbise giydiği zaman, elhamdülillahillezî kesânî hâzessevb ve rezekanî-hi min gayri havlin minnî ve lâ kuvveh derse, geçmiş ve gelecek günahlarından çoğu af olunur.) Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri de, yemeklerden sonra, şu duayı okurlardı:

(Elhamdülillahillezî eşbe'anâ ve ervânâ min-gayri-havlin minnâ ve lâ kuvveh. Allahümme at'imhüm kemâ at'amûnâ!)

***
Sual: Yemekten önce ve sonra elleri yıkamalı mıdır ve yıkamada öncelik sırası kime, kimlere aittir?
Cevap: Yemekten evvel el yıkarken, önce gençler, yemekten sonra, önce yaşlılar yıkar. Yemekten sonra elleri kâğıtla silmenin caiz olmadığı, Fetâvâ-yı Hindiyyede yazılıdır.

***
Sual: İtikatta bidatler aynı mıdır, farklı tarafları nelerdir?
Cevap: Bidat, ikiye ayrılır: İtikatta ve ibadet olan işlerde bidatlerdir. İtikatta olan reformlar, ya ictihad ile yapılır. Yani âyet-i kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden çıkarılır. Yahut, akıl ile, düşünce ile beğenilerek yapılır. İctihad yapabilmek için derin âlim, yani (müctehid) olmak lâzımdır. Müctehid, itikat bilgilerinde ictihad yaparken yanılırsa, af olmaz. Suçlu olur. Yanlış anladığı inanılacak şey, dinde açıkça bildirilmiş ve cahillerin bile işitip bildiği, yayılmış bilgilerden ise, bu müctehid ve buna inananlar kâfir olur. Kâfir olduğu anlaşılan bir kimse, bu küfründen tevbe etmedikçe, mümin ve Müslüman olduğunu söylese ve bütün ömrünü ibadetle geçirse de, küfürden kurtulamaz.

Açık bildirilmiş, fakat herkesin işitmemiş olduğu bilgilerden veya açık bildirilmemiş bilgilerden ise, kâfir olmazlar. (Bidat sahibi), (Dalâlet ehli) yani sapık olurlar. Bu yanlış inanışları, katl ve zina gibi büyük günahlardan da daha büyük günahtır. Yetmişiki türlü bidat fırkası bulunacağı ve sapık inanışları sebebiyle hepsinin Cehenneme gidecekleri, hadîs-i şeriflerde bildirilmiştir. (Fâideli Bilgiler s. 435)

***
Hicri yılbaşı
Sual: Hicri yılbaşında ne yapılmalıdır?
Cevap: Muharrem ayının birinci gecesi, Müslümanların kamerî yılbaşı gecesidir. Müslümanların şemsî yılbaşı gecesi ise, efrencî Eylül ayının yirminci gecesidir. Muharrem ayı, İslam kamerî senesinin birinci ayıdır. Muharrem ayının birinci günü Müslümanların kamerî senesinin, birinci günüdür. Kâfirler, kendi yılbaşıları olan ocak ayının birinci gecesinde, noel baba yapıyorlar. Güya Hristiyan dininin emrettiği küfürleri işliyorlar. Bu gecede tapınıyorlar. Müslümanlar da, kendi sene başı gecelerinde ve günlerinde müsafeha ederek, mektuplaşarak tebrikleşir. Birbirlerini ziyaret eder, hediye verirler.

Sene başını mecmua ve gazetelerle kutlarlar. Yeni senenin, birbirlerine ve bütün Müslümanlara hayırlı ve bereketli olması için dua ederler. Büyükleri, akrabayı, âlimleri evinde ziyaret edip dualarını alırlar. O gün, bayram gibi temiz giyinirler. Fakirlere sadaka verirler. Bu geceyi ihya etmeli, yani kaza namazları kılmalı, Kur'ân-ı kerim okumalı, dua, tövbe etmeli, sadaka vermeli, Müslümanları sevindirmeli, bunların sevablarını ölülere de göndermelidir. Bu gecelere saygı göstermelidir. Saygı göstermek, günah işlememekle olur. (Tam İlmihal s. 355)

Her hastalığın ilacı vardır
Sual: İnsanın dünyada yakalandığı, sebebi bilinsin veya bilinmesin her hastalığın tedavisi, ilacı var mıdır?
Cevap: Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki; her şeyi sebeple yaratır. Bir şeye kavuşmak için, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapmak lazımdır. Her şeyin yaratılmasında müşterek, ortak olan manevi sebep, sadaka vermek, yetmiş kere Estağfirullah min külli mâ kerihallah duasını okumaktır.

Bu iki manevi sebep, maddi sebepleri bulmaya da yardım eder. Peygamber efendimiz;
(Allahü teâlâ, her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız, ölüme çare yoktur.)
(Hastalıkların başı, çok yemektir. İlaçların başı, perhizdir.)
(Hastalarınızı, sadaka vererek tedavi ediniz!) buyurmuştur.

İnsan hasta olmamaya dikkat etmelidir. Bunun için de, İslâmiyete uygun yaşamak lazımdır. İslâmiyete uymakta gevşek davranarak, hasta olan kimse, ilaç almalı, perhiz etmeli ve fakirlere sadaka nezir etmeli, adakta bulunmalı ve sık sık sadaka vermelidir. Perhiz, yani rejim yapmanın caiz ve lazım olduğunu, Teyemmüm âyeti göstermektedir.

(Su zarar verince, kullanmayın, teyemmüm edin!) mealindeki âyet-i kerime meşhurdur. Resûlullah efendimiz, hazret-i Ali ile bir eve gitti. Meyve getirdiler. Hazret-i Ali'nin gözleri ağrıyordu. Meyveden kendisi yedi. Hazret-i Aliye;

(Sen yeme! Göz ağrısına zarar verir) buyurdu. Pişmiş pazı ile arpa getirdiler.
(Bundan ye! Gözüne fayda verir) buyurdu. Ödemi olanlara;
(Su içmeyin! Suya perhiz ediniz!) buyururdu.

İslâm âlimleri, tıp ve tedavi üzerinde çok kitap yazdı. Bunlardan Dâvüd-i Antâkînin, Tezkiret-ü ülil-elbâb kitabı ve Türkçe Nusret efendi risâlesi, İbrahim Ezrakın, Teshîl-ül-menâfi kitabı, Ebû Abdullah Zehebînin, Et-tıbbün Nebevîsi çok kıymetlidir.

Perhizi, hadîs-i şeriflerden ve tecrübeli kimselerden ve tabipten, doktordan öğrenmelidir. İlaç kullanmak ve perhiz yapmak sünnettir. Vacip ve farz olduğu yerler de vardır.

***
Sual: Yırtıcı hayvanların eti, sütü, artığı yenebilir mi ve bunların içtiği artık su ile abdest alınabilir mi?
Cevap: Domuzun, köpeğin, yırtıcı hayvanların ve henüz fare yiyen kedinin artıkları, etleri ve sütleri kaba necasettir. Bunları yemek, içmek haramdır. Artıklarını abdestte, gusülde ve temizlikte kullanmak caiz değildir. İlaç olarak da kullanılmaz.

***
Sual: Müctehid olmayan kimselerin, kendilerini müctehid sanarak, âyet-i kerimelere ve hadîs-i şeriflere manalar vermeğe kalkışmaları küfre sebep olur mu? Ehl-i sünnet âlimlerinin ibadetlerde, ictihad ile buldukları bilgilerin bidat olmaması nedendir?
Cevap: Müctehid olmayan din adamlarının, kendilerini müctehid sanarak, âyet-i kerimelere ve hadîs-i şeriflere manalar vermeğe kalkışmaları ile veya kendi görüşleri ile söyledikleri itikat bilgisi, açık bildirilmemiş veya herkesin işitmediği bilgilerden olsa bile, yanlış olursa, böyle yanlış inananlar kâfir olur. Mesela, Resûlullahın "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" miraca çıktığına ve kabr sualine, ictihad yolu ile inanmayan bir müctehid, bidat sahibi, yani sapık olur. Kendi aklı, görüşü ile inanmayan müctehid olmayan bir din adamı ise, din bilgilerine kıymet vermemiş olacağından, kâfir olur.
İtikattaki ictihadlarında yanılmamış olan İslâm âlimlerine "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în" ve bunlar gibi doğru inanan Müslümanlara (Ehl-i sünnet) veya (Sünnî) denir.

Yetmişiki bidat ehlinin ibadetleri, sahih olsa da, kabul olmaz. İbadetlerinde, ictihad ile yapacakları bidatleri de ayrıca suç olur.

Ehl-i sünnet âlimlerinin ibadetlerde, ictihad ile buldukları bilgiler bidat değildir. Bu bilgileri bulurken yanılmaları suç olmaz. Dört mezhebin imamları, bu bilgileri, İslâmiyetin sahibinin izni ile, İslâmiyetin bildirdiği delillerden, senetlerden çıkarmışlardır. Bu bilgiler, İslâmiyeti değiştirmiş değil, İslâmiyete yardımcı olmuşlardır. Kur'ân-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde açık bildirilmiş şeylerde ictihad yapılmaz. Bunlar, olduğu gibi kabul edilir. Açık bildirilmemiş bir işi gösteren delili ararken yanılmak suç olmaz. Fakat bu delil yani doğru yol açık olup da, müctehid bu delili bulmakta yanılarak veya bir delilden çıkarılmayıp, akla uyarak yapılan ibadetler, bidat olur, sapıklık olur. Böyle reformlar, bir müekked sünnetin ortadan kalkmasına sebep olursa, günahı daha çok olur. (Fâideli Bilgiler s. 435)

8 Temmuz 2018 Pazar

İslâm dini garip olarak başladı...
Sual: "İslâm dini garip olarak başladı" diye başlayan bir hadis var mıdır, varsa bu hadiste ne anlatılmak istenmiştir?
Cevap: 
Bütün ehl-i sünnet âlimleri gibi İmam-ı Rabbânî hazretleri de, Mektûbât isimli kitabında bu hadis-i şerifi nakletmektedir. Peygamber efendimiz;

(İslâm dini garip olarak başladı. Son zamanlarda da garip olacaktır. Bu garip insanlara müjdeler olsun! Bunlar, insanların bozduğu sünnetimi düzeltirler) buyurmuştur. Ehl-i sünnet âlimleri bu hadis-i şerifi açıklarken buyuruyorlar ki:

"İslamiyetin başlangıcında, insanların çoğu, Müslümanlığı bilmedikleri, onu yadırgadıkları gibi, ahir zamanda da, dini bilenler azalır. Bunlar, bozulmuş olan sünneti, ıslah ederler. Bunun için, emr-i ma'rûf ve nehyi anilmünker yaparlar. Sünnete, yani İslâmiyete uymakta başkalarına örnek olurlar. İslâm bilgilerini doğru olarak yazıp, kitaplarını yaymaya çalışırlar. Bunları dinleyenler az, karşı gelenler çok olur. O zamanda, sevenleri çok olan din adamı, doğru arasına eğrileri, hoşa giden sözleri karıştıran kimsedir. Çünkü yalnız doğruyu söyleyenin düşmanları çok olur."

***
Sual: Birisinin malını gasbetmek, izinsiz olarak alıp kullanmak ve bu şekilde ele geçirilen mal veya para ile ticaret yapmak, dinimizce uygun mudur?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:

"Başkasının malını ondan izinsiz olarak, zorla almaya, gasbetmek denir. Gasp, haram olduğu gibi, gasbedilen malı kullanmak da haramdır. Başkasının malını izinsiz alıp, kullanıp, sonra geri vermek, malda ayıp ve kusur hasıl olmasa bile, haram olur. Kendisine emanet bırakılan veya gasbettiği malı, parayı ticarette yahut başka yerde kullanıp da, bundan kazanç sağlamak caiz değildir. Kazandığı şey haram olur. Bunu fakire sadaka vermesi lazım olur. Birinin malını, parasını şaka olarak da alıp saklamak haramdır. Çünkü böylece, başkasını üzmüş oluyor. Başkasına eziyet vermek de haramdır."

***
Sual: Bir baba, küçük olan çocuklarının parasını, lazım olsun veya olmasın kullanabilir mi?
Cevap: 
Bu konuda Fetâvâ-yı Feyziyyede deniyor ki:
"Bir baba, küçük çocuklarının paralarını, ihtiyacı yok iken, kendisi için kullansa, çocuklar baliğ olunca, bunu tazmin etmesini, ödemesini isteyebilirler. Baba muhtaç olsaydı, kullanması caiz olurdu."

***
Sual: Din yobazı diye kimlere denir?
Cevap: 
Yobazların bir kısmı, (Din yobazları)dır. Bunlar kötü din adamlarıdır. İlimleri biraz varsa da, sinsi maksatlarına, mala ve mevkiye kavuşmak için, bilmediklerini veya bildiklerinin tersini söylerler ve yaparlar. İslâmiyetin dışına çıkarlar. Kötülük yapmakta, dini yıkmakta, cahillere numune olur, rehberlik ederler. İslâm dininde büyük yaralar açan Abdullah bin Sebe ve Ebû Müslim Horâsânî ve Hasan Sabbah ve Samavne kadısı oğlu şeyh Bedreddin ve Osmanlı padişahlarının şehit edilmelerine fetva veren din adamları ve Vehhabilik fitnesini ortaya çıkaran Necidli Abdülvehhab oğlu Muhammed ve Mısırdaki mason locası başkanı Cemaleddin-i Efgani ve Kahire müftüsü mason Muhammed Abduh ile çömezi Reşid Rıza ve Mısırlı Hasan el-Benna ile Seyyid Kutub ve İstanbul'da İslâmiyete saldıranlardan doktor Abdullah Cevdet ve Hindistan'da İngilizlerin İslâmiyete hücumlarına vasıta olan münafık Ahmed Kadıyani ve Pakistanlı Ebülâlâ Mevdudi ve benzerleri, yeni türeyen reformcular ve mezhepsizler ve din adamı şekline girerek, Osmanlı Devletinin yıkılmasına çalışan meşhur ingiliz casusu Lavrens hep bu kısımdaki yobazlardandır. Bunlar, Müslümanların din duygularını, imanlarını sömürerek, İslâm dinini içerden yıkmağa çalışmışlardır.

Büyük İslâm âlimi imâm-ı Ahmed Rabbânî "rahime-hullahü teâlâ", (Mektûbât) kitabının kırkyedinci mektubunda, kötü din adamlarından acı acı şöyle şikayet etmektedir: (Dünyalık peşinde olan din adamlarının sözlerini dinlemek, [kitaplarını okumak], zehir yemek gibi zararlıdır. Kötü din adamlarının zararları, bulaşıcıdır. Cemiyetleri bozar, milletleri parçalar. Geçmişte İslâm devletlerinin başlarına gelen felâketlere hep kötü din adamları sebep oldu. Devlet adamlarını doğru yoldan bunlar saptırdı. Peygamberimiz "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" (Müslümanlar yetmişüç fırkaya bölünecek. Bunların yetmişikisi Cehenneme gidecek. Yalnız bir fırkası Cehennemden kurtulacak!) buyurdu. Doğru yoldan ayrılan bu yetmişiki sapık fırkanın reisleri, hep kötü din adamları idi. Cahil bir yobazın zararının başkalarına bulaşması az görülmüştür. Cahil ve sapık tekke şeyhleri de, kötü din adamlarıdır. Bunların da zararları başkalarına bulaşır). (Herkese Lâzım Olan İman s. 124)

Kalbe gelen düşünceler
Sual: İnsanın kalbine düşünceler nereden gelir? Kötü düşünceler yalnız şeytandan mı gelmektedir?
Cevap: 
İnsan, bir iş yapacağı zaman, evvela kalbine bir hatara [fikir, düşünce] gelir. Bunu yapmak ister. Bu isteğine (Niyet) denir. Bu işi yapmaları için uzuvlarına [organlarına] emreder. Emir vermesine (Kast, teşebbüs) denir. Uzuvların iş yapmalarına (Kesb) denir.

Kalbin yaptığı işlere (Ahlak) [huy] denir. Kalbe hatara altı yerden gelir: Allahü teâlâdan gelen hataralara (Vahiy) denir. Vahiy, yalnız Peygamberlerin kalplerine gelir. Meleklerin getirdikleri hataralara (İlham) denir. İlham Peygamberlerin "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" ve salih Müslümanlarına kalplerine gelir. Salih Müslümanların verdikleri hataralara (Nasihat) denir. Vahiy, ilham ve nasihat, daima iyi ve faydalıdır. Şeytandan gelen hataralara (Vesvese), insanın kendi nefsinden gelen hataralara (Heva), kötü arkadaşın telkin ettiği [aşıladığı] hataralara (İğfal) denir.

Nasihat her insana verilir. Vesvese ve heva, kâfirlerin ve fasık Müslümanların kalplerine gelir. İkisi de, fena [kötü] ve zararlıdır. Allahü teâlânın razı olduğu, beğendiği şeylere (İyi) denir. 

Beğenmediklerine (Fena) denir. Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, iyi ve fena şeyleri (Kur'ân-ı kerim)de bildirmiştir. İyileri yapmağı emretmiş, fenaları yasaklamıştır. Bu emir ve yasaklara (Ahkâm-ı islâmiyye) denir. Bir kalp, iyi arkadaşların nasihatlarına ve akla tabi olup, ahkâm-ı islâmiyyeye uyarsa, nurlanır, temiz olur.

Dünyada ve ahirette saadete, huzura kavuşur. Fena kimselerin, zındıkların iğfal edici, aldatıcı sözlerine, yazılarına ve nefse, şeytana uyup, ahkâm-ı islâmiyyeye uymayan kalp, kararır, bozulur. Nurlu, temiz kalp, ahkâm-ı islâmiyyeye uymağı sever.

Kararmış kalp, kötü arkadaşa, nefse, şeytana uymağı sever. Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için, dünyanın her yerinde yeni doğan çocukların kalplerini temiz olarak yaratmaktadır. Bunları, sonra anaları, babaları ve fena arkadaşları karartmakta, kendileri gibi yapmaktadır. (İslam Ahlâkı s. 170)

Namaz kılması haram olan zamanlar
Sual: Namaz kılması tahrimen mekruh, yani haram olan zamanlar var mıdır? Bayram ve işrak namazı ne zaman kılınır?
Cevap: 
Namaz kılması tahrimen mekruh, yani haram olan zaman üçtür: Bu üç vakte, (Kerahet zamanı) denir. Bu üç vakitte başlanan farzlar sahih olmaz. Nafileler sahih olursa da, tahrimen mekruh olur. Bu üç vakitte başlanan nafileleri bozmalı, başka zamanlarda kaza etmelidir. Bu üç vakit: Güneş doğarken, batarken ve Nısf-ün-nehar dairesi üzerinde, [zeval vaktinde] yani gündüz ortasında ikendir. Burada, güneşin doğması, üst kenarının zahirî ufuk hattından görünmeğe başlayıp, bakamayacak kadar parlamasına yani (Dühâ vakti)ne kadar olan zamandır.

Duha vaktinde güneş merkezinin ufk-ı hakikiden irtifaı beş derecedir. Alt kenarı üfk-ı mer'iden bir mızrak boyu irtifaındadır. Duha vakti, güneşin tulû'undan takriben 40 dakika sonradır. Bu iki vakit arasındaki zaman, yani tulû' ve duha vakileri arasındaki zaman, (Kerahet zamanı)dır. Duha vakti olunca, iki rekât (İşrak namazı) kılmak sünnettir. Bu namaza (Kuşluk namazı) da denir. Bayram namazı da, bu vakitte kılınır. Güneşin batması da, tozsuz, dumansız, berrak bir havada, ziyanın geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmağa başladığı vakitten batıncaya kadar olan zaman demektir.

Bu vakte (İsfirâr-ı şems) zamanı denir. İşrak vakileri hesap edilirken, ihtiyat olarak, Temkin zamanı kadar sonraya alınmış, isfirâr vakitleri değiştirilmemiştir. Namazı gündüz ortasında kılmak, ilk veya son rekâtının gündüz ortasına rastlaması demek olduğu, Tahtâvînin (Merâkıl-felâh) haşiyesinde ve İbni Âbidînde yazılıdır. İmâm-ı Ebû Yûsüfe göre, Cuma günü güneş tepede iken, nafile kılmak mekruh olmaz. Bu kavil zayıftır. Bu üç vakitte önceden hazırlanmış cenazenin namazı, secde-i tilâvet ve secde-i sehiv de câiz değildir. Hazırlanması bu vakitlerde biten cenazenin namazını, bu vakitlerde kılmak câiz olur. (Tam İlmihal s. 201)

***
Sual: Mevlânâ hazretleri ney çalmış mıdır, ellerini açıp dönmüş müdür, eğer ney çalmadı ve dönmedi idi ise, bu yapılanlar nedir?
Cevap: 
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî hazretleri, evliyanın büyüklerindendir. Divanında otuz bin, Mesnevisinde kırk yedi bin beyit vardır.

Allahü teâlânın aşkı ile dolmuş, evliyanın büyüklerinden olan Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, ney ve başka hiçbir çalgı çalmadı, raks etmedi. Dünyaya nur saçan Mesnevîsine, her memlekette, birçok dillerde şerhler, açıklamalar yapılmıştır. Bunlardan en kıymetlisi, Mevlânâ Câmî'nin kitabıdır ki bu kitapta deniyor ki:

"Mesnevînin birinci beytinde, 'Dinle neyden, nasıl anlatıyor ayrılıklardan şikâyet ediyor' deniyor. Ney, İslâm dininde yetişen kamil insan demektir. Bunlar, kendilerini ve her şeyi unutmuş, her an, Allahü teâlânın rızasını aramaktadır. Ney, Farsçada 'yok' demektir. Bunlar da, kendi varlıklarından yok olmuştur. Ney denilen çalgı, içi boş bir çubuk olup, bundan çıkan her ses, onu çalan kimseden hasıl olmaktadır. O büyükler de, kendi varlıklarından boşalıp, kendilerinde, Allahü teâlânın ahlakı zahir olmaktadır. Neyin üçüncü manası, kamış kalem demektir ki, bundan da, insan-ı kamil kastedilmektedir. Kalemin hareketi ve yazması kendinden olmadığı gibi, kamil insanın hareketleri ve sözleri de, hep Allahü teâlâdandır."

İkinci Abdülhamid Han zamanında Ankara Valisi olan Abidin Paşa, Mesnevî şerhinde, neyin insan-ı kamil olduğunu, dokuz türlü ispat etmektedir.

Sonraları, bazı cahiller, neyi çalgı sanarak, ney, dümbelek gibi, şeyler çalmaya, dans etmeye başladılar. Oyun aletleri, o tasavvuf üstadının türbesine konuldu. Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, yüksek sesle zikir bile yapmazdı. Nitekim Mesnevîsinde:

"Pes zi cân kün, vasl-ı cânânrâ taleb, bî leb-ü bî gâm mîgû, nâm-ı Rab!" buyuruyor ki; "O hâlde, sevgiliye kavuşmayı, can-u gönülden iste. Dudağını ve damağını oynatmadan, Rabbin ismini kalbinden söyle!" demektir.

Sonradan gelen din cahilleri, ney, saz, def gibi çalgılar çalarak, gazel okuyup dönerek, dans ederek, nefslerini zevklendirmişlerdir. Bu günahlara ibadet adını verebilmek, kendilerini din adamı tanıtabilmek için, 'Mevlânâ da böyle çalar ve oynardı, biz onun yolunda gidiyoruz' diyerek, yalan söylemişlerdir.

Dinimize göre ticaret malı
Sual: Ev, araba, arsa, tarla alan bir kimse, daha sonra bunları satsa, bütün bunlar ticaret malı olup zekâtını vermek mi gerekir?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak İbni Âbidîn hazretleri, zekâtın sebebini ve şartını bildirirken, buyuruyor ki:
"Eşyanın ticaret niyeti ile satın alınması lazımdır. Uşur vermesi lazım gelen topraklardan hasıl olan ve miras olarak ele geçen veya hediye, vasiyet gibi kabul edince mülk olan şeylerde, ticarete niyet edilse de, bunlar ticaret malı olmaz. Çünkü ticaret niyeti, alışverişte olur. Mesela tarlasından buğday alıp uşrunu veren veya mirastan eline uruz geçen kimse, satmak niyeti ile saklasa, nisap miktarından fazla olsa ve bir seneden fazla kalsa, zekâtlarını vermek icap etmez."

Ticaret niyeti ile yani satmak için satın aldığı buğdayı tarlasına ekse veya ticaret için aldığı hayvanı, kumaşı kendi kullanmaya niyet etse, ticaret malı olmaktan çıkarlar. Sonra bunları satmaya niyet ederse, ticaret malı olmazlar. Bunları satınca veya kiraya verince, eline geçen mal ticaret malı olur.

Kullanmak için satın aldığı malı, aldıktan sonra ve miras olarak eline geçen uruzu veya hediye, vasiyet, sadaka gibi kendinin kabul etmesi ile malik olduğu malı alırken veya tarlasından aldığı buğdayı satmaya niyet etse, ticaret malı olmazlar. Bunları satsa ve satarken semenleri olan uruzu ticarette kullanmayı niyet etse, bu bedelleri ticaret malı olurlar. Çünkü ticaret bir iştir, yalnız niyetle olmaz, başlamak da lazımdır. Ticareti terk etmek ise, yalnız niyetle olur. Her şeyi terk etmek, yalnız niyetle olur. Altın ve gümüş eşya ve kâğıt paralar, her ne suretle ele geçerse geçsin, zekât malı olurlar.

***
Sual: Abdestte yıkanması gereken bir yerdeki yaraya merhem sürülmüş ise, abdest alırken bu yaranın üzerini yıkamak gerekir mi?
Cevap: 
Tırnak kırılır veya yara olursa, üzerine veya ayaktaki çatlağa konan merhemi kaldırmak zarar verirse, zaruret olacağından, merhemin üstü yıkanır. Yıkamak zarar verirse mesh eder. Bu da zarar verirse mesh de etmez. Diğer üç mezhepte, böyle olduğu için başka mezhebi taklide imkân yoktur. Bu merhemin, cebire gibi olduğu, İbni Âbidînde yazılıdır. Fakat, diş dolgusu ve kaplaması böyle değildir. Çünkü Malikiyi veya Şafiiyi taklit mümkündür.

***
Sual: Peygamber efendimizin, hazret-i Osman huzuruna geldiğinde, açık olan baldırını örtüp toparlandığı doğru mudur?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Begavî hazretleri Mesâbîh-i şerîfte buyuruyor ki:
"Hazret-i Âişe buyurdular ki; Resûlullah efendimiz, mübarek baldırları, topuk ile dizi arası açık olduğu hâlde evimde oturuyordu. Hazret-i Ebu Bekir kapıya gelip, izin istedi, kendisine izin verdiler fakat o hâllerini değiştirmediler. Sohbete başladıktan sonra, hazret-i Ömer gelip, izin istediler, ona da izin verdiler, mübarek baldırları açık olduğu hâlde, sohbete başladılar. Sonra hazret-i Osman gelip, izin istediler. Hemen Resûlullah efendimiz oturup, hâlini düzelttiler, örtüsünü üzerine aldılar ve ondan sonra izin verdiler. Sonra hepsi kalkıp, gittikten sonra, ya Resûlallah; babam hazret-i Ebu Bekir geldi, hâlinizi değiştirmediniz. Hazret-i Ömer gelince de, aynı şekilde kaldınız. Sonra hazret-i Osman gelince, kalkıp, elbisenizi örttünüz, bunun hikmeti ne idi. Resûlullah efendimiz; (Meleklerin hayâ ettiği kimseden ben hayâ etmez miyim) buyurdular. Bir rivayette de; (Muhakkak ki, Osman çok hayâlı bir kimsedir. Ben ondan hayâ ettim. Eğer ona o hâl üzere iken izin versem, içeri girip, arzusunu, isteğini bana söylemezdi) buyurdular."

***
Sual: Bir eli çolak veya kesik olan bir kimse, abdesti nasıl ve ne şekilde alır?
Cevap: 
Sağlam kimsenin bir eli tutmuyor, yaralı, kesik, çolak ise, diğer eli ile abdest alır. İki eli de böyle ise, elini, yüzünü toprağa sürer.

***
Sual: Vücuttaki yara ve kırık üzerine sargı bezi sarılmaktadır. Abdest alırken bu sargı bezlerini çıkarmak gerekir mi?
Cevap: 
Yaranın, çıbanın, kırığın üstüne, bunları tedavi ve zarardan korumak için zaruri olarak sarılan sargı veya tahta, merhem, alçı açılıp yara yıkanamaz ve mesh edilemezse, bunların yüzeylerinin ekserisine ve arada kalan sağlam cilt üzerine mesh edilir. İmkân olursa, bunlar çıkarılıp yara üzerine mesh etmek ve sağlam cildi yıkamak lazım olur. Bunların abdestli olarak sarılması ve belli müddeti yoktur.

***
Sual: Namazda sesli olarak ağlamak, namazı bozar mı?
Cevap: 
Ağrı, üzüntü sebebi ile, sesle ağlamak namazı bozar. Sessiz gözyaşı ile veya Cenneti, Cehennemi hatırlayıp sesle ağlanırsa, namaz bozulmaz.

***
Sual: Hayatta iken Cennetle müjdelenmiş olan hazret-i Ömer, bu kadar adalet sahibi olduğu hâlde, yine de ahiretteki hesaptan korkarlar mı idi?
Cevap: 
Menâkıb-ı Çihâr Yâr-i Güzîn kitabında buyuruluyor ki:

"Hazret-i Ömer, halife iken, bekçi yerine, şehrin sokaklarını kendi dolaşır ve nerede bir noksanlık görürse, onu tedarik eder, giderirdi. Bu kadar ihtiyatlı olduğu hâlde daima ağlar idi. Kendisine;
-Ya Emir-el müminin; bu kadar korku ve ağlamak neden dolayıdır dediklerinde, cevabında buyurdu ki:
-Eğer bir koyun veya bir keçi Fırat Nehri kenarında gezerken, onun hastalığına ilaç yapmazlarsa, korkarım ki, kıyamet günü onu benden sual ederler.
Hazret-i Ömer, bu kadar takva ve vera sahibi idi. Abdullah bin Amr bin Âs hazretleri der ki: Hazret-i Ömer'in vefatından sonra, ben daima dua ederdim ki, ya Rabbi, hazret-i Ömer'i rüyada bana göster. Oniki aydan sonra duam kabul olup, rüyamda gördüm. Gusül edip, peştamalına tutunmuş şekilde gördüm ve kendisine dedim ki:
-Ya emir-el müminin; Allahü teâlânın huzurunda yerini nasıl buldun. Cevabında buyurdu ki:
-Ya Abdullah; sizden ayrılalı ne kadar zaman oldu.
-Oniki ay oldu deyince de buyurdu ki:
-Şimdiye kadar muhasebede, hesapta idim. İşlerimden helak olmak korkusu vardı. Eğer, Allahü teâlânın rahmeti gadabını aşmasa idi, çaresiz kalır, mahvolurdum. Şimdi ben ve sen bilelim ki, defterleri günah ile siyah etmişiz. Ben ve sen taat ve hasenatı rüzgara vermişiz. Ben ve sen yüz suyunu Allahü teâlâ ve Resulü önünde yere dökmüşüz. Huzurunda edepsizlik etmişiz. Ben ve sen dünya malına mağrur ve meşgul olup, ahiret hazırlığı yapmamışız.
Ömer bin Hattâb hazretlerinin hâli böyle olan yerde ki, dünyada geçinecek miktardan fazla eşya tutmazdı; ya biz asi kulların ve ahireti dünyaya veren hasislerin, cimrilerin, belki ahireti bir başkasının dünyasına veren düşük kimselerin hâli ne olur."

***
Sual: Şükür secdesi diye bir secde var mıdır, varsa niçin ve nasıl yapılır?
Cevap: 
Kendisine bir nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehabdır. Şükür secdesi de, tilavet secdesi gibidir. Şükür secdesinde önce, Elhamdülillah denir, sonra, secde tesbihi okunur. Namazdan sonra şükür secdesi yapmak ise mekruhtur.
Yaratılanlar, tesadüfen yaratılmamıştır
Sual: Bazı kimseler, her şey, kendi kendine, tesadüfen var olmuştur diyor. Böyle söyleyenlerin sözünde gerçeklik olabilir mi?
Cevap: 
Dünyanın her yerinde ayrı ayrı manzaralar, çeşitli varlıklar var. İnsan bu manzaralara bakmaya doyamıyor ve yaratılan diğer varlıkları görünce de hayranlık duymaktan kendini alamıyor. Acaba bunlar, kendi kendine mi var olmuştur? Her varlık, hep hesaplı ve düzenli, sanki her şey aynı bir makineden çıkmış gibi. Her şey fizik, kimya, biyoloji, astronomi kanunlarına bağlı. Hele, insanın yaratılışındaki ahenk ve nizam, insanın içindeki organların, bir makinenin parçaları gibi, birlikte çalışması, anlayanları hayran bırakmaktadır. Meşhur İngiliz biyoloğu Darwin bile;
"Gözün yapısındaki intizamı, incelikleri düşündükçe, hayretten tepem atacak gibi oluyor" demiştir. Bütün varlıklar, birbirlerine değişmez kanunlarla bağlıdır. Din sahipleri, bunları yaratan, bilen, bir Hâlık, Yaratıcı vardır diyor. Hiçbir dine inanmayan kâfirler ise, her şey rastgele, tesadüfle var olmuş diyor. Yaratıcı, Peygamberleri ile haber de gönderiyor.

(Her şeyi ben yarattım. Hepinizin sahibi benim. Bana inanırsanız, sizi Cennetime koyacağım. Sayısız nimetler vereceğim. Sonsuz zevk ve saadet içinde yaşayacaksınız. Peygamberlerime inanmayanlara Cehennemde sonsuz azap edeceğim) diyor. Cennet ve Cehennem yok ise, Peygamberlere inanmış olanlar, aldanmış ise, bunlar hiç zarar görmeyecektir. Fakat Peygamberlerin sözleri doğru olduğundan, bunlara inanmayanlar ve bunların sözlerini değiştirenler, sonsuz azap göreceklerdir.

***
Sual: İslâmiyet geldikten sonra, diğer dinlerin hükümleri tamamen yürürlükten kalkmış mıdır?
Cevap: 
Her din, kendisinden önce gelen dini nesih etmiş, değiştirmiştir. En son gelen ve her dini değiştirmiş, daha doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyamete kadar hiç değişmeyecek olan din, Muhammed aleyhisselamın dinidir. Bugün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, İslâm dinidir. Bu dinin bildirdiği farzları yapanlara ve haramlardan kaçınanlara Allahü teâlâ, ahirette nimetler, iyilikler verecektir ki bunlar, sevap kazanır. Farzları yapmayanlara ve haramlardan kaçınmayanlara, ahirette cezalar, acılar vardır ki böyle kimseler, günaha girer.

***
Sual: Kaza namazı kılarken kırda, camide veya evde ezan ve ikamet okunur mu? Kadınlar ezan ve ikamet okur mu?
Cevap: 
Kırda, bostanda, yalnız veya cemaat ile kaza kılarken, erkeklerin ezanı ve ikameti yüksek sesle okumaları sünnettir. Sesi işiten insanlar, cinnîler, taşlar, kıyamette şahit olacaktır. Birkaç kazayı bir arada kılan, önce ezan ve ikamet okur. Sonraki kazaları kılarken, hepsine ikamet okur, ezan okumasa da olur.

Kadınlar, vaktinde ve kaza kılarken ezan ve ikamet okumaz.

Cami'de kaza kılan, ezan ve ikameti, kendi işiteceği kadar hafif okur. Birkaç kişi, kaza namazını camide cemaat ile kılarsa, ezan ve ikamet okunmaz. Bütün cami halkı, kaza kılarsa, bu zaman, ezan ve ikamet okunur. Zaten camide, cemaat ile kaza kılmak mekruhtur. Çünkü, namazı kazaya bırakmak, büyük günâh olup, bunu herkese bildirmek câiz değildir. Kaza namazını cemaat ile kılabilmek için, imam ve cemaatin aynı günün, aynı namazını kaza etmeleri lâzımdır. Meselâ pazar gününün öğle namazını kaza edecek kimse, salı gününün öğle namazını kaza edecek kimseye veya o pazar gününün öğle namazını eda eden kimseye uyamaz.

Evinde kaza kılan, şahitleri çoğaltmak için, ezan ve ikameti, odada işitilecek kadar, yüksek sesle okur. Sünneti farz kazası niyeti ile kılan da böyledir. (Tam İlmihal s. 205)