14 Aralık 2018 Cuma

Televizyondaki imama uyarak namaz kılmak
Sual: Hoparlörden işitilen Kur'ân-ı kerim ve ezan seslerine ve televizyondaki imama uyarak namaz kılmak câiz midir?

Cevap: Hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki: (Kıyamet yaklaşınca, Kur'ân-ı kerim mizmârdan okunur) ve (Bir zaman gelir ki, Kur'ân-ı kerim mizmârlardan okunur. Allah için değil, keyif için okunur) ve (Kur'ân-ı kerim okuyan çok kimseler vardır ki, Kur'ân-ı kerim onlara lanet eder) ve (Bir zaman gelecektir ki, Müslümanların en sefilleri, müezzinlerdir) ve (Bir zaman gelir ki, Kur'ân-ı kerim mizmârlardan okunur. Allahü teâlâ bunlara lanet eder). Mizmâr, her nevi çalgı, düdük demektir. Hoparlör de, mizmârdır.

Müezzinlerin, bu hadîs-i şeriflerden korkmaları, ezanı, hoparlör ile okumamaları lâzımdır. Bazı din cahilleri hoparlörün faydalı olduğunu, sesi uzaklara götürdüğünü söylüyorlar. Peygamberimiz, (İbadetleri benden ve eshâbımdan gördüğünüz gibi yapınız! İbadetlerde değişiklik yapanlara (bidat ehli) denir. Bidat sahipleri, muhakkak Cehenneme gidecektir. Bunların hiçbir ibadetleri kabul olmaz) buyurdu. İbadetlere faydalı şeyler ilave ediyoruz demek doğru değildir. Böyle sözler, din düşmanlarının yalanlarıdır. Bir değişikliğin faydalı olup olmayacağını yalnız İslâm âlimleri anlar. Bu derin âlimlere (Müctehid) denir.

Müctehidler kendiliklerinden bir değişiklik yapmazlar. Bir ilavenin, değişikliğin bidat olup olmayacağını anlarlar. Ezanı (Mizmâr) ile okumağa sözbirliği ile bidat denildi. İnsanları Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan yol insanın kalbidir. Kalp, yaratılışında temiz bir ayna gibidir. İbadetler, kalbin temizliğini, cilâsını arttırır. Günahlar kalbi karartır. Muhabbet yolu ile gelen feyzleri, nurları alamaz olur. Salihler bu hâli anlar, üzülür. Günâh işlemek istemezler. İbadetlerin çok olmasını isterler. Her gün beş kere namaz kılınması yerine, daha çok kılmak isterler. Günâh işlemek nefse tatlı, faydalı gelir. Bütün bidatler, günahlar, Allahü teâlânın düşmanı olan nefsi besler, kuvvetlendirir. Hoparlör ile ezan okumak böyledir. Kitaptaki, televizyondaki, imam resmi, kendisi gibidir. O imama çok benziyor ise de, imamın kendisi değildir. Televizyondaki hareketlerini görse, sesini duysa da, bunun arkasında namaz kılınmaz. (Tam İlmihal s. 168)

***

Sual: Namazı kılarken, vakit çıkarsa bu namaz sahih olur mu? (Vaktin farzı) demekle (bu günün farzı) demek farklı mıdır? (Üzerime farz olan öğleyi kılmağa) diye niyet etmek olur mu?

Cevap: Vaktin içinde olduğunu bilerek, vaktin farzı diyerek, başladığı namazı kılarken, vakit çıksa ve çıktığını bilmese sahih olmaz. Bu günün farzı deseydi, sahih olup, kaza olurdu. Vakti girmeden kılınan farz, nafile olur. Vakti çıktıktan sonra kılınmış ise, kaza olur. Yani (Bu günün öğle namazını eda etmeğe) diye niyet eden kimse, vakit çıkmış ise, öğleyi kaza etmiş olur. Bunun gibi, öğle vakti çıktı sanarak, (Bugünkü öğleyi kaza etmeğe) niyeti ile kılınca, vakit çıkmadığı anlaşılınca, öğleyi eda etmiş olur. Her ikisinde de aynı namaza niyet etmiş, yalnız vaktin çıkmasında yanılmıştır. Fakat, geçmiş öğle namazını kazaya niyet ederek kıldığı namaz, o günün öğle namazının yerine geçmez. Çünkü, bugünün namazına diye niyet etmemiştir. Böylece, eda niyeti ile kılınan öğle namazı geçmişte kılınmamış bir öğle namazının yerine geçmez. Bunun gibi, bir kimse, hazır olan imama uymağa niyet etse ve bunun Zeyd olduğunu sansa, hâlbuki imam başkası ise, bu kimsenin namazı kabul olur. Fakat, Zeyd'e uymağa niyet etse, imam başka birisi ise, bununla kıldığı namaz kabul olmaz. Bir kimse, senelerce, öğleyi vaktinden önce kılmış olsa, ve hepsine (Üzerime farz olan öğleyi kılmağa) diye niyet etse, o günkü öğleyi düşünmese, her gün bir evvelki öğleyi kaza etmiş olur. Yalnız son öğleyi ayrıca kaza etmesi lâzım olur. O günkü öğleyi niyet etse, eda dese de, demese de, her gün o günkü öğleyi eda etmiş olup, vaktinden önce oldukları için, hiçbiri öğlenin farzı olmaz. Nafile olurlar. Hepsini kaza etmesi lâzım olur. Görülüyor ki, namazların vakitlerini bilmek ve vaktin içinde kılmış olduğunu bilmek lâzımdır. (Tam İlmihal s. 214)

***


Sual: Misafire uyan mukim kimse, imam ikinci rekatte selâm verince, kalkıp iki rekat daha kılarken, kıraat eder mi? Kıraatte Kur'ân-ı kerimin tercümesini okumak caiz midir?

Cevap: Misafire uyan mukim kimse, imam ikinci rekatte selâm verince, kalkıp iki rekat daha kılarken, kıraat etmez. Yani, Fatihayı ve sûreyi okumaz. İmam arkasında kılar gibi, ayakta, bir şey okumaz. (Câmi'ur-rümûz) yetmişüçüncü sahifede ve (Tâtârhâniyye)de yüzaltıncı sahifede diyorlar ki, (Âlimlerin bir kısmı, misafir arkasında kılan mukim, üçüncü ve dördüncü rekatlerde kıraat etmez, yani bir şey okumaz dedi. Şemsül eimme Abdül'azîz Halvânî ve başka âlimler, kıraat eder dedi. O hâlde, ihtiyat ederek, okuması daha iyi olur). Kıyam, kıraat mahalli olduğundan, okumanın zararı yoktur. (Halebî-yi kebîr) sonunda diyor ki, (Diş ağrısını kesen ilaç, okumağa mani oluyorsa ve vaktin sonu ise, imama uyar. İmam bulamazsa, okumadan kılar). Çünkü, ağrı meşakkat olup, zaruri hâsıl olmuştur.

Kıraatte, Kur'ân-ı kerimin tercümesini okumak câiz değildir. (Tam İlmihal s. 216)

İslâm nimetinin elden çıkması
Sual: İslâmiyet gibi, Allahın ihsan ettiği en kıymetli nimetlerin insanın elinden çıkmasının sebebi veya sebepleri nedir?

Cevap: İslâm nimetlerinin elden çıkmasına sebep olanlar iki kısımdır:

Birincileri, düşmanlıklarını açıklayan kâfirler olup, bunlar bütün silahlı kuvvetleri, propaganda vasıtaları ve siyasi oyunları ile, İslâmiyeti yıkmaya uğraşıyorlar. Müslümanlar, bunları biliyor ve onlardan üstün olmaya çalışıyor.

İkinci kısım kâfirler, kendilerine Müslüman ismini ve süsünü verip, din adamı tanıttırıp, Müslümanlığı, kendi akılları ile, keyiflerine uygun bir şekle çevirmeye uğraşıyor, Müslümanlık ismi altında, yeni, uydurma bir din kurmak istiyorlar. Müslümanların çoğu bu düşmanları, bazı sözlerinden ve İslâmiyeti yıkıcı davranışlarından seziyor ise de, çok kurnaz idare edildikleri için, birçok sözleri revaç bulup, Müslümanlar arasında yerleşiyor. Bazıları da;

"Bu asırda yaşayabilmemiz için, milletçe, topluca garplılaşmalı, Batılılaşmalıyız" diyor. Bu sözün iki manası vardır:

Birincisi, Batılıların fende, sanatta, imar ve refah vasıtalarında bulduklarını öğrenmek, yapmak, bunlardan istifadeye çalışmaktır ki, bunu İslâmiyet de, zaten emretmektedir. Fen bilgilerini öğrenmenin farz-ı kifaye olduğu, kitaplarda, vesikaları ile bildirilmiştir. Bir hadîs-i şerifte;

(Hikmet yani fen ve sanat, müminin kaybettiği malıdır. Nerede bulursa alsın!) buyuruldu. Fakat bu, Batı'ya uymak değil, ilmi, fenni onlarda bile arayıp almak ve onların üstünde olmaya çalışmaktır.

İkinci manada Batılılaşmak ise, ecdadımızın doğru ve mukaddes yolunu bırakıp, Batı'nın bütün âdetlerini, ahlaksızlıklarını ve hepsinden daha acı olarak, dinsizliklerini alıp, camileri kilise ve eski sanat eseri şekline sokmak, Müslümanlığa gerilik dini, Kur'ân-ı kerime çöl kanunu, puta tapmaya, ibadete müzik karıştırmaya modern ve medeni din demek, İslâmiyeti bırakıp, Hristiyanlığa, musiki aletleri ile ibadete dönmeye, Dinde reform ismini vermektir.

Herkes şunu iyi bilmelidir ki, bu milletin damarlarında dolaşan asil kan, ne bugün, ne de, onların ümitle bekledikleri günlerde, bu manada asla Batılılaşmayacak, dinsiz olmayacak, zındıkların yalanlarına aldanmayacaktır. Ecdadının mukaddesatını ayaklar altında çiğnetmeyecektir!

***

Sual: Bazı kimseler, uykuda, rüya âleminde, kendini hükümdar veya yüksek mevki sahibi yahut büyük din âlimi olmuş, herkes, ilim öğrenmek için, etrafına toplanmış olarak görmektedir. Böyle rüyalar doğru mudur, yoksa aslı yok mudur?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Böyle rüyalar boş ve esassız değildir. Bu rüyayı gören kimsede, mevki sahibi, âlim olmak hâli ve kabiliyeti var demektir. Fakat, kuvveti az olup, âlem-i şehadette hasıl olacak kadar değildir. Eğer, bu hâl, zamanla kuvvetlenirse, Allahü teâlânın lütfu ile, âlem-i şehadette de hasıl olur. Eğer âlem-i şehadette hasıl olacak kadar kuvvetlenmezse âlem-i misalde görünmekle kalır. Kuvveti miktarınca, orada görünür. Tasavvuf yolunun saliklerinin rüyaları da böyledir. Kendilerini yüksek makamlarda, Velilerin mertebelerinde görürler. Bu hâl, âlem-i şehadette nasip olursa, pek büyük nimettir. Yok eğer, âlem-i misalde görünmekle kalırsa, hiç kıymeti yoktur. Çöpçüler, hamallar, rüyada, kendilerini hâkim, paşa görür. Halbuki, uyanık iken, ellerine bir şey geçmez. Rüyaları üzülmekten, pişmanlıktan başka bir şeye yaramaz. O hâlde, rüyalara güvenmemeli, uyanık iken ele geçene sevinmelidir.

Bunun içindir ki, büyüklerimiz rüyalara ehemmiyet vermemiş, talebenin rüyasını tabir etmeye lüzum görmemişlerdir. Uyanık iken ele geçene kıymet vermişlerdir. Bundan dolayı, devamlı görünenlere ehemmiyet vermişler, hiç kaybolmayan huzuru, kazanç bilmişlerdir. Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmak, hiçbir şeyi hatırlamamak, bunlar için daimi idi. Başlangıcında nihayette ele geçecekler derc edilmiş olanlara, bu kemaller zor ve uzak değildir."

***

Sual: Allahü teâlâ, ihsanlarını, kullarına ayrım yapmadan herkese aynı şekilde mi göndermektedir?

Cevap: Allahü teâlânın nimetleri, ihsanları, yani iyilikleri, her an, insanların iyisine, kötüsüne, herkese gelmektedir. Herkese mal, evlat, rızık, hidayet ve daha nice iyiliği fark gözetmeksizin göndermektedir. Fark, bunları alabilmekte ve bazılarını da almamak suretiyle, insanlardadır. Nahl sûresinin otuzüçüncü âyetinde mealen;

(Allahü teâlâ, kullarına zulüm, haksızlık etmez. Onlar, kendilerini azaba, acılara sürükleyen bozuk düşünceleri, çirkin işleri ile kendilerine zulüm ve işkence ediyorlar) buyurulmuştur.

Nitekim güneş, hem çamaşır yıkayana, hem de çamaşırlara, aynı şekilde, parlamakta iken, adamın yüzünü yakıp karartır, çamaşırlarını ise beyazlatır.

Büyü yapmak, yaptırmak günahtır
Sual: Büyü yapmak, yaptırmak ve büyü sebebi ile belli şeylere kavuşulacağına inanmak, dinen uygun mudur?

Cevap: Sihir, büyü yapan tazir olunur. İbni Âbidînde buyuruluyor ki:

"Öğrenmesi haram olan bilgilerden biri sihir, büyü ve kehanettir. Sihir, ilme, fenne uymayan gizli sebepler kullanarak, garip işler yapmayı sağlayan ilimdir. Sihri öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için ve hayırlı işler yapmak için öğrenmek de haramdır.

[Demek ki, yapılmış büyüyü çözüp yok etmek, karı, koca arasında muhabbet, sevgi hasıl etmek ve harpte düşmanı mağlup etmek gibi faydalı işler için de sihir, büyü yapmak büyük günahtır. Hayırlı iş yapmak için, bu büyük günahı işlemenin caiz olmayacağı Hadîkada yazılıdır.]

Erkeğin hanımını sevmesi için Tivele denilen sihri, büyüyü yapmak, hadîs-i şerif ile nehiy edilmiş, yasaklanmıştır. Bunun haram olduğu Hâniye fetvasında da yazılıdır. Sihirde, âyetlerden, rivayet yolu ile olan dualardan başka şeyler yazılıdır. Sihirbazın ve zındığın tevbeleri kabul edilmez. Ben her istediğimi yaparım şeklinde küfre sebep olan itikadı, inancı olmasa dahi, fitne ve fesada çalıştığı için, sihir yapanın, hakim tarafından tazir olunması, cezalandırılması lazımdır. Sihirde imanı gideren bir şey de yaparsa, kafir olur. Kehanet, ileride olacak şeyleri haber vermektir. Arrâf, falcı demektir. Çalınan şeylerin yerlerini, çalanları ve sihir yapanları haber verir. Tecrübe ve hesap ile değil, tahmin ve zan ile konuşurlar. Yahut cinden öğreniyoruz derler."

***

Sual: Kendi malına zarar verilmesi insana, zarar veren kimsenin malına zarar verme hakkını verir mi?

Cevap: Bu konuda Mecellenin ondokuzuncu maddesinde deniyor ki:

"Birine zarar vermek ve zarar yapana karşılık olarak zarar yapmak caiz değildir." Mubah işler, başkasına zarar verirse, caiz olmaz. Malı çalınan kimse, hırsızın veya başkalarının malını çalmaya hak kazanmaz. Zararları, İslâmiyetin bildirdiğine uygun olarak gidermek hakimin vazifesidir. Zarar, kendi kadar veya daha çok zararla giderilmez.

***

Sual: Annesi, babası günah işleyen bir kimse, anasına, babasına nasıl davranmalıdır?

Cevap: Anası, babası günah işleyen bir kimse, bunlara bir kere nasihat eder. Kabul etmezlerse, susar, onlara dua eder.

4 Aralık 2018 Salı

Bazı günahları işleyenler de Cehenneme girer
Sual: Allahü teâlâ, küfürden başka, bazı günahları işleyenlerin de Cehenneme gireceklerini bildiriyor. O hâlde, Cehennem azabı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, nasıl cevap verilir?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 266. mektupta buyuruyor ki: Allahü teâlâ, küfürden başka, bazı günahları işleyenlerin de Cehenneme gireceklerini bildiriyor. Meselâ, bir mümini, bile bile öldürenin cezası Cehennemde sonsuz kalmaktır buyuruyor. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem": (Bir namazı bile bile, vaktinde kılmayıp, kaza etmeyene, Cehennemde bir Hukbe azab edeceklerdir) buyuruyor.

Bir Hukbe, seksen ahiret senesi demektir. O hâlde, Cehennem azabı, yalnız kâfirlere değildir denilirse, cevap veririz ki, Cehennem azabı, Müslüman öldürmenin haram olmasına aldırış etmeyen, helal diyerek öldüren içindir. Nitekim Ehl-i sünnet âlimleri "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în", tefsirlerinde böyle mana vermişlerdir. Küfürden başka günahlara Cehennemde azab olunacağını bildiren haberler, hep bu günahlarda küfür bulaşıklığı olduğu içindir. Meselâ, günahı hafif görerek, ehemmiyet vermeyerek işlemek, İslâm dininin emirlerini aşağı görerek, namaz kılmamak ve günâh yapmak gibi şekillerdedir.

Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem", (Ümmetimden büyük günahları işleyenlere şefaat edeceğim) buyuruyor. Bir kere de, (Allahü teâlânın rahmeti, benim ümmetim içindir. Bunlara ahirette azab yoktur) buyurdu. Yukarıda, manası yazılan âyet-i kerime de, bu sözümüzü kuvvetlendirmektedir. İntihar etmek, yani kendini öldürmek, başkasını öldürmekten daha büyük günahtır. (Mektûbât Tercemesi s. 373)

***
Sual: Farz ve vacip arasında ne gibi bir fark vardır?

Cevap: Bu konuda Redd-ül-muhtârda vitir namazı anlatılırken deniyor ki:

"İnanması, yapması farz olan emirlere Farz denir. Farz olduğuna inanmayan, kâfir olur. Yapmayan, tevbe etmezse, Cehennem azabı çeker. İnanması farz olmayıp, vacip olan, yapması farz olan emirlere Vacip denir. Vacib olduğuna inanmayan kâfir olmaz. Vacibi yapmayan da, tevbe etmezse, Cehennemde azap çeker. Vacibin, ibadet ve yapılması lazım olduğuna inanmayan kâfir olur. Çünkü, vacip olduğu, söz birliği ile, zaruri olarak bildirilmiştir. Kur'ân-ı kerimde kati delil yani açıkça bildirilmiş ve söz birliği ile anlaşılmış emirlere farz denir. Kur'ân-ı kerimde şüpheli delil yani açık olmayarak bildirilmiş veya bir sahabinin bildirmesi ile anlaşılmış olan emirlere vacip denir."

***
Sual: Nimet geldiği zaman yapılan şükür secdesi de, secde âyeti okununca yapılan tilavet secdesi gibi mi yapılır?

Cevap: Şükür secdesi de, tilavet secdesi gibidir. Kendisine bir nimet gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehabdır. Secdede önce, Elhamdülillah der. Sonra, secde tesbihini okur. Namazdan sonra şükür secdesi yapmak mekruhtur. Mekruh olduğu Mektûbât-ı Ma'sûmiyye kitabında yazılıdır. Cahillerin sünnet veya vacip sanacağı mubahları yapmak da, tahrimen mekruhtur. Bidat hasıl olmasına sebep olur.

***
Sual: Secde âyetlerini okuyarak dua edince, sıkıntı ve dertlerden kurtulduğu söyleniyor, doğru mudur bu?

Cevap: Bu hususta Dürr-ül-muhtâr ve Nûr-ül-îzâhda secde-i tilâvet sonunda deniyor ki:

"İmâm-ı Nesefî, Kâfî kitabında; bir kimse hüzünden, sıkıntıdan kurtulmak için, Allahü teâlâya kalbinden yalvararak, ondört secde âyetini ezberden, ayakta okuyup, her birinden sonra, hemen yatıp secde ederse, Allahü teâlâ, o kimseyi o dert ve beladan korur buyuruyor."

Son secdeden kalkınca, ayakta ellerini ileri uzatır, kendinin veya bütün Müslümanların dünya ve dinlerine gelen beladan, sıkıntıdan kurtulmaları, korunmaları için dua eder.

***
Sual: Bir kimsenin camide kendisi için özel yer ayırması caiz midir?

Cevap: Camide kendine muayyen yer ayırmak mekruhtur. Fakat, dışarı çıkarken, kimse oturmasın diye, yerine ceketini bırakırsa, gelince oraya oturabilir.

Sünnetlere 'namaza' diye niyet etmek
Sual: Beş vakit namazın sünnetlerini kılarken, sadece 'Allah rızası için namaza' veya 'ilk kazaya kalmış öğlenin farzına' diye niyet edilse, o vaktin sünneti de kılınmış olur mu?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Eşbâh'da deniyor ki:

"Beş vakit namazın ilk ve son sünnetlerini, yani müekked sünnetleri kılarken, sünnet olduğuna niyet etmek lüzumunda sahih olan, güvenilen fetva, şart olmadığını göstermektedir. Revatib sünnetler, nafile niyeti ile veya yalnız namaza niyet ederek sahih olur. Yani o vaktin sünneti olur. Ayrıca sünnet diye niyet etmeye lüzum yoktur. İmâm-ı Zeyla'î de böyle buyurmuştur. Mesela fecir doğmadan, teheccüd niyeti ile, iki rekat namaz kılınca, fecrin başlamış olduğu, sonradan anlaşılsa, bu namaz, sabah namazının sünneti yerine geçer. Ayrıca sabah sünneti kılmak lazım olmaz. Öğlenin farzında dördüncü rekatte oturduktan sonra unutarak beşinci rekate kalksa, altıncı rekati de kılıp selam verir ve son iki rekati nafile olur. Bu iki rekatin son sünnet olmaması, sünnet olarak niyet edilmediği için olmayıp, sünnete ayrı bir tekbirle başlamadığı içindir. Teravih namazında da, teravih olduğuna niyet etmek şart olmadığı haberi sağlamdır. Bunun gibi, kazaya kalmış öğle namazı olmayan kimse, cuma namazından sonra kıldığı dört rekate; 'Vaktine yetişip kılmamış olduğum son öğleyi kılmaya' diye niyet etse, sonra cuma namazının sahih olduğu anlaşılsa, sağlam ve sahih habere göre, bu dört rekat, cuma namazının sünneti olur.

Sünnet namazları, yalnız namaz kılmaya veya sünnetten başka bir namaza niyet ederek kılınınca, sahih olacakları önceden bildirilmişti."

Görülüyor ki, namaz vakti içinde, o vaktin farzından başka kılınan her namaz mesela kaza namazı, o vaktin sünneti de olmaktadır.

***

Sual: Farz borcu olanın, nafile ibadeti boşa mı gider?

Cevap: İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"Hadîs-i şerifte; (Bir insanın mâ-lâ-ya'nî ile vakit geçirmesi, Allahü teâlânın, onu sevmediğinin alametidir) buyuruldu. Mâ-lâ-ya'nî, faydasız iş demektir. Bir farzı yapmayıp, bunun yerine, nafile ibadet yapmak, mâ-lâ-ya'nî ile vakit geçirmek olur. Nafilelerin farz yanındaki kıymeti, bir damlanın, deniz yanındaki kıymeti kadar bile değildir. Sünnetin farz yanındaki kıymeti de böyledir."

***

Sual: Peygamber efendimiz ümmeti arasında çıkacak fitneleri biliyor muydu?

Cevap: Bu konuda Eşi'at-ül-leme'ât kitabında deniyor ki:

"Eshâb-ı kiramdan hazret-i Huzeyfe diyor ki; Resûlullah efendimize ileride hasıl olacak fitnelerden sordum. Çünkü, bunların şerrine yakalanmaktan korkuyordum.

- Ya Resûlallah, biz, Müslüman olmadan önce kötü kimselerdik. Allahü teâlâ, Senin şerefli vücudunla, İslâm nimetini, iyilikleri bizlere ihsan etti. Bu saadet günlerinden sonra, yine kötü zaman gelecek mi dedim.

- (Evet gelecek!) buyurdu.

- Bu şerden sonra, hayırlı günler gelir mi dedim.

- (Evet gelir. Fakat, o zaman bulanık olur) buyurdu. Kalpler, ilk zamanlarda olduğu kadar saf ve tertemiz olmaz. Kötülükler, bidatler, her tarafa yayılır. İyiler arasına kötüler, sünnetler arasına bidatler karışır.

- Bulanıklık ne demektir dedim.

- (Benim sünnetime uymayan ve benim yolumu tutmayan kimselerdir. İbadet de yaparlar. Günah da işlerler buyurdu. Hayır da yaparlar, şer de yaparlar. Bidat işlerler.)

- Bu hayırlı zamandan sonra, şer olur mu dedim.

- (Evet. Cehennemin kapılarına çağıranlar olacaktır. Onları dinleyenleri Cehenneme atacaklardır) buyurdu.

- Ya Resûlallah! Onlar nasıl kimselerdir, dedim.

- (Onlar da, bizim gibi insanlardır. Bizim gibi konuşurlar) buyurdu. Âyet ve hadîs okuyarak, vaaz ve nasihat ederler. Fakat, kalplerinde hayır ve iyilik yoktur.

- Onların zamanlarına yetişirsek, ne yapmamızı emir edersiniz dedim.

- (Müslümanların cemaatine ve hükûmetine tabi ol) buyurdu.

- Müslüman cemaati ve Müslüman hükûmeti yoksa, ne yapalım, dedim.

- (Bir kenara çekil. Aralarına hiç karışma. Ölünceye kadar, yalnız yaşa!) buyurdu. Bir hadîs-i şerifte;

(Benden sonra öyle hükûmetler olur ki, benim yolumdan ayrılırlar. Kalpleri şeytan yuvasıdır. Bunlara da itaat ediniz! Karşı gelmeyiniz! Sizi döğse de, mallarınızı alsa da karşı gelmeyiniz!)

Yani, zalim olan, malınıza, canınıza saldıran hükûmete de isyan etmeyiniz, fitne çıkarmayınız. Sabredip, ibadetiniz ile meşgul olunuz. Fitnecilere karışmamak için, ormana gidip, ot, yaprak yemek zorunda kalırsanız, ormanda kalınız, fitnecilere karışmayınız!

- (İyi dinleyin ve bana itaat edin) buyurdu. Bu son emir, hükümete karşı gelmemek, fitne çıkarmamak için, çok dikkatli olunuz demektir."

***

Sual: Zamanın değişmesi ile ibadetlerde de değişiklik olur mu?

Cevap: Mecellenin 39. maddesinde; "Zamanın değişmesi ile, âdete dayanan hükümler değişebilir" deniyor. Fakat, Nass ile yani âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflerle bildirilmiş olan ahkam, hükümler hiçbir zaman değişmez. Her âdet, delil-i şeri olamaz. Bir âdetten hüküm çıkarılabilmesi için, bu âdetin Nasslara yani âyet-i kerime ve hadîs-i şeriflere muhalif, aykırı olmaması ve salih Müslümanlar arasında Seleften gelmiş olması lazımdır. Haram işleyenler çoğalır, haramlar âdet hâline gelirse, yine helal olmazlar. Küfür alametleri de âdet olur, Müslümanlar arasına yayılırsa, İslâm âdeti olmaz. Küfür alameti olmaktan çıkmazlar. Mubah olan âdetlerde ve fen bilgilerinde zamana uyulur, teknikte ilerleyenlere ayak uydurulur. Din bilgilerinde, ibadetlerde zamana uyulmaz. İman bilgileri, din bilgileri zamanla değişmez. Bunları değiştirmek, zamana uydurmak isteyenler, Ehl-i sünnetten ayrılır, kâfir veya sapık olurlar.

***

Sual: Nafile namaza başlayan bir kimse, bu namazı bozar veya bozulursa, tekrar kılması gerekir mi?

Cevap: Her cins namazı vaktinde kılmaya Eda denir. Nafile namaz kılınmaya başlandığı vakit, bu nafile namazın vakti olur ve tamamlanması da vacip olur. Başlanılan bu nafile namaz, bozulursa, bunun kazası da vacip olur. Bir namazı vakti içinde tekrar kılmaya İade denir. Vaktinden sonra kılmaya Kaza denir. Vaktinde kılınamayan farz namazı, kaza etmek farzdır. Vaktinde kılınamayan vacip namazı kaza etmek ve fasit olan, bozulan sünnet ve nafile namazları iade etmek vaciptir. Vaktinde kılınmayan sünneti kaza etmek emrolunmadı.

***

Sual: Gayr-i müslimlerin mubah olan âdetlerini yapmanın, dinimiz açısından bir mahzuru olur mu?

Cevap: Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, caiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena, kötü şeyler ise, haram olur.

***

Sual: Din bilgilerini öğrenmeye önem vermeyenin imanı gider mi?

Cevap: İslamiyeti öğrenmeye lüzum görmeyen, ehemmiyet vermeyenin imanı gider.

***

Sual: Namazda ah, of demek namazı bozar mı?

Cevap: Namazda ah, of gibi inlemek, uf diye sıkıntıyı bildirmek bozar.

Müzik, ruhun gıdası mıdır?
Sual: Zamanımızda çok kimse, müziğe, 'ruhun gıdası' diyor. Gerçekten müzik ruhun gıdası mıdır?

Cevap: Güzel sanatların bir kolu denilen müzik, hisleri ve düşünceleri seslerle ve hareketlerle anlatmak sanatıdır. Müzik, düzenlenmiş ses ve harekettir. Seslerin melodi, armoni ve polifoni gibi şekillerde düzenlenmesidir. Müzik kelimesi, Yunanlıların büyük putları olan Zeus'un kızları sayılan Mousa, Müz denilen dokuz heykelin adından hasıl olmaktadır.

Müziğin bütün dinlerde büyük günah olduğu, Dürr-ül-müntekâda yazılıdır. İncil'in yasak ettiği müziği, sonradan papazların Hristiyan dinine soktukları Zerkânî'nin Mevâhib-i ledünniyye şerhinde yazılıdır. Bozuk dinler, kalpleri ve ruhları besleyemediği için, müziğin, her çeşit çalgı sesinin nefislere hoş gelmesi, nefisleri beslemesi ruhani tesir sanıldı. Bugünkü batı müziği, kilise müziğinden doğdu. Zamanımızda bozuk dinlerin hemen hepsinde, müzik, ibadet hâlini almıştır. Müzik ile nefisler keyiflenmekte, şehvani arzular kuvvetlenmektedir. Ruhun gıdası olan, kalpleri temizleyen ve nefisleri ezip, haramlara olan arzularını yok eden, ilâhî ibadetler unutulmaktadır. Hadîkada deniyor ki:

"Tâtârhâniyye fetva kitabında; başkalarını hicveden, fuhuş, içki anlatan ve şehveti harekete getiren şiirleri teganni ile yani ses dalgaları ile okumak, her dinde haramdır. Harama sebep olan şeyler de haram olur demektedir."

Vaaz, hikmet, nasihat, güzel ahlak bildiren şiir ve ilahileri teganni ile okumak caizdir. Devamlı, böyle vakit geçirmek mekruh olur. Tarikatçıların, toplantılarında ilahi, zikir, tesbih okuyarak, nefislerin şehvetlerini tahrik etmeleri, daha büyük haramdır. Böyle olduğu kati olarak bilinen toplantılara gitmemelidir.

Kur'ân-ı kerimi, zikri, duayı, ezanı, teganni ile okumak, söz birliği ile haramdır. Teganni; harfleri, kelimeleri değiştirmekte, manayı bozmaktadır. Bunları bile bile değiştirmek haram olur. Bunun için, tecvid öğrenmek lazımdır. Kur'ân-ı kerimi, zikri ve ilahileri, manayı bozmayacak güzel ses ile okumak, müstehabdır. Bu da, tecvide göre okumakla olur. Bunun kalbe, ruha tesiri çok olur. Güzel ses ile okumak demek, nağme yapmak değil, Allah korkusu ile okumaktır. Bütün Peygamberler ve evliya, böyle güzel sesle okurlardı.

***

Sual: Hacca gitmek nedir? Ticaret yapmak ve hac etmek için giden kimse, sevab kazanır mı?

Cevap: İslâmın beşinci şartı hacdır. Yani, ömründe bir kere, Kâbe-i muazzamaya gitmek farzdır. İkinci ve daha sonra yapılan haclar, nafile olur. Hac, lügatte, kast etmek, yapmak, istemek demektir. İslâmiyyette, belli bir yeri, belli bir zamanda, belli şeyleri yaparak ziyaret etmek demektir. Bu belli şeylere (Menâsik) denir. Menâsikten her birine (Nüsük) denir. Nüsük, ibadet demektir. Hac ve ömreye de nüsük denir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", hicretin onuncu yılında, Kusvâ adındaki devesine binerek hacca gitti. (Dürr-ül-muhtâr)da, Cuma namazı sonunda diyor ki, (Ticaret yapmak ve hac etmek için giden kimsenin, hac niyeti ziyade ise, sevab kazanır. [Sevabın miktarı, hac niyetinin çokluğuna göre değişir.] Ticaret niyeti çok ise veya iki niyet eşit ise, hac sevabı kazanamaz. Fakat, şartlarını yerine getirdi ise, yalnız farzı yapmış olur. Farzı yapmamak azabından kurtulur. Gösteriş için yapılan her ibadet ve hayrat ve hasenat sevabı da böyledir). (Tam İlmihal s. 339)

***

Sual: Hac ibadetinin yerine getirilmesi için de belli şartlar var mıdır?

Cevap: Hac ibadetinin farz olmasından başka, bu ibadeti yerine getirebilmek için de belli şartlar vardır ki bunlara Eda şartları denir ve dört tanedir:

1- Hapsedilmiş veya yasaklanmış olmamak.

2- Hac için gideceği yolun ve hac yerinin selamet ve emniyetli olması lazımdır. Gemi, tren, otobüs veya uçaklardan tehlikeli olan ile gitmek lazım olduğu zaman, hacca gitmek farz olmaz. Eşkıyaların, hacıların canına, malına saldırdığı yıllarda hacca gitmek farz olmaz.

3- Mekke'den üç gün üç gecelik uzak yerlerde bulunan hür kadının hacca gidebilmesi için, üç mezhepte, kocasının veya nikâhı düşmeyen ebedi mahrem akrabasından fasık, mürtet olmayan akıllı, büluğa ermiş bir erkeğin beraber gitmesi lazımdır. Bunun yol parasını verecek kadar, kadının zengin olması da lazımdır. Künûz-üd-dekâıkda yazılı Bezzârın bildirdiği hadîs-i şerifte;

(Kadın, yanında bir mahremi olmadan hacca gidemez!) buyuruldu. Zamanımızda fesat çoğaldığı için, nikâhtan ve sütten olan mahrem akraba ile sefere gitmemelidir. Zengin olan kadının, mahremi ile bir kere hacca gitmesine kocası mâni olamaz. Zira zevcin, kocanın farzlara mâni olmaya hakkı yoktur.

4- Kadın, iddet hâlinde yani kocasından yeni ayrılmış olmamaktır.

***

Sual: Bir kimseye hac farz olduktan sonra, bunu geciktirmesi, sonraki senelere bırakması günah olur mu?

Cevap: Vücub şartları bulunmakla beraber, eda şartları da kendisinde bulunan kimsenin, o sene hacca gitmesi farz olur. O sene, hac yolunda ölürse hac sakıt olur ve bu kimsenin vekil gönderilmesi için vasiyet etmesi de lazım olmaz. Farz olduğu o sene gidilmezse, günah olur. Farz olduktan sonra hacca gitmeyi, daha sonraki senelere bırakan kimse fasık olur. Çünkü küçük günaha devam etmek, büyük günah olur. Sonraki senelerde, hac yolunda, evinde hasta olursa, hapse düşerse veya hacca gidemeyecek şekilde sakatlanırsa, yerine başkasını, kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasiyet etmesi lazımdır. Bedel gönderdikten sonra iyi olursa, kendinin gitmesi de lazım olur. Sonraki senelerde hacca giderse, geciktirme günahı affolur. İmam-ı Muhammed ve İmam-ı Şafii hazretlerine göre, sonraki senelere bırakması da caizdir.

Hastanın hastalığından şikâyetçi olması
Sual: Hasta olan bir kimsenin, hastalığını her önüne gelene anlatması, içinde bulunduğu hâlden şikâyet etmek mi olur?

Cevap: İmâm-ı Gazâlî hazretleri, bu konuda, Kimyâ-i se'âdet kitabında buyuruyor ki:

"Tevekkül etmek için, hastalığını herkese bildirmemek lazımdır. Bildirmek ve şikâyet etmek mekruhtur. Yalnız faydası olacaklara, mesela, doktora söylemek veya aczini, zavallılığını bildirmek için söylemek mekruh olmaz ve tevekkülü bozmaz. Nitekim hazret-i Ali hastalanmıştı, kendisine;

-Nasılsın, iyi misin dediklerinde, cevap olarak;

-Hayır dedi. Yanındakiler şaşıp birbirlerine bakışınca, hazret-i Ali;

-Allahü teâlâya aczimi gösteriyorum buyurdu. Bu söz onun hâline layık ve uygun idi. O cesaret ve kuvveti, yiğitliği ile, aczini biliyordu ve;

'Ya Rabbi! Bana sabır ihsan et!' derdi."

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

(Allahü teâlâdan âfiyet isteyiniz. Bela istemeyiniz!)

Hastalığı herkese söyleyip, hâlinden şikâyet etmek haramdır. Şikâyet niyeti ile değilse haram olmaz. Fakat, söylememek iyidir. Çünkü, çok söyleyerek, şikâyet şeklini alabilir.

Akrep, yılan, yırtıcı hayvanların zarar vermesini önlemek lazımdır. Bunları önlemek, tedbir almak, tevekkülü bozmaz. Mikropların hastalık yapmasına sabretmemeli, bunları her suretle menetmeli, tedavisine bakmalıdır. Mikroplu hastalığa yakalanınca, antiseptik ilaçları, antibiyotikleri, penisilin ve benzerlerini kullanmalıdır.

***

Sual: İslâmiyette öğrenilmesi, her Müslümanın mutlaka öğrenmesi lazım olan temel din bilgilerinin esası, temeli nedir?

Cevap: Her Müslümanın mutlaka öğrenmesi gerekin din bilgileri ikiye ayrılır:

1- Kalp ile itikat edilmesi, yani inanılması lazım olan bilgilerdir. Bu ilimlere Usûl-i din veya İman bilgileri denir. Kısacası, iman, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği altı şeye inanmak ve İslâmiyeti kabul etmek ve küfür alâmeti olan şeyleri söylemekten ve kullanmaktan sakınmaktır. Her Müslümanın, küfür alâmeti olan şeyleri öğrenmesi ve bunlardan sakınması lazımdır. İmanı olana Müslüman denir.

2- Beden ile veya kalp ile yapılacak ve sakınılacak ibadet bilgileridir. Yapılması emir edilen bilgilere Farz, sakınılması emir edilen bilgilere Haram denir. Bunlara Fürû-i din veya Ahkâm-ı islâmiyye yahut İslâmiyet bilgileri denir.

***

Sual: Fakir veya zenginin hac yapmasının sevabı aynı mıdır? Nafile hacca gitmek mi, İslâma hizmet edilen yerlere vermek mi daha sevabdır?

Cevap: İbni Âbidîn, hac bahsinin sonunda buyuruyor ki, (Hacca giden fakir, Mekke'ye gidinceye kadar nafile ibadet yapmaktadır. Nafile sevab almaktadır. Mekke şehrine girince, hac etmesi farz olur. Zengin ise, memleketinden hac için çıktığı anda farz sevabı kazanmaktadır. Farzın sevabı, nafilenin sevabından daha çoktur. Fakir, memleketinde ihrama girerek yola çıkarsa, yolda da farz sevabı kazanarak, zenginin sevabına kavuşur. Anası veya babası kendisine muhtaç olmayan bir kimse, onlardan izinsiz farz olan hacca gidebilir. Fakat nafile olan hacca izinsiz gidemez. Cami, Kur'ân-ı kerim kursu ve benzeri, İslâma faydası olan şeyleri yapmak, nafile hacdan ve ömreden daha sevabdır. Nafile hac ve ömre yaparken sarf edilen paralar, Müslümanların muhtaçlarına veriliyorsa, nafile hac ve ömre yapmak, kendi memleketinde sadaka vermekten daha efdal olur. Çünkü, hem mal ile, hem beden ile ibadet yapılmaktadır. (Makâmât-ı Mazheriyye)de, 26. cı mektupta diyor ki, (Hacda bir farzı veya vacibi özürsüz terk etmemek veya haram, mekruh işlememek lâzımdır. Aksi hâlde, nafile hac ve ömre yapmak sevab değil, günah olur). Asker olarak veya yazı ve propaganda ile İslâmiyete hizmet etmek, nafile hacdan ve ömreden daha sevabdır. Böyle cihad hizmeti olmayan için, memleketinde fakir, muhtaç ve salihlere yahut seyitlere ve Ehl-i sünnet bilgilerini yayanlara para yardımı etmek, nafile haclardan ve cami, Kur'ân-ı kerim kursu ve benzeri hizmetleri yapmaktan daha sevabdır). (Tam İlmihal s. 351)

***

Sual: Namazı bozan şeyler nelerdir? Kağıda bakarak okuyup namaz kılınabilir mi? Camide çalgı ve müzik aletleri çalanın imanı gidip kafir mi olur?

Cevap: (Dürr-ül-muhtâr)da bildirilen namazı bozan şeylerden bir kısmı şunlardır:

14- Kur'ân-ı kerime veya kâğıda bakıp, öğrenerek okumak bozar. Çünkü, başkasından öğrenmek demektir. İmam-ı Muhammed ve Ebû Yusuf, mekruh olur, dediler. Kitaplı kâfirlere benzemeği düşünmezse, mekruh da olmaz dediler.

Bir yazıya, [bir şeye veya duvardaki resmine] bakıp, anlamamak bozmaz. Anlayınca mekruh olur. Bakmayıp gözüne rastlarsa, mekruh olmaz.

[Kâfirlerin âdetlerini yapmak, onlara benzemek niyeti ile olmazsa ve haram veya kötü âdetler değilse, faydalı şeyler ise, câiz olur. Onlar gibi yemek, içmek böyledir. Onlara uymak için olur veya haram veya fena şeyler ise, haram olur.

(Uyûn-ül-besâir)de diyor ki, (İnsan resmi veya heykeli yapıp, bu insanda ülûhiyyet sıfatlarından birinin bulunduğuna inanarak veya bunun kâfir olduğunu bilerek, bunların karşısında, hürmet, tazim bildiren bir şey söylese veya yapsa, meselâ secde etse, yahudilerin ve nasârânın bağladıkları Zünnar denilen kuşağı ve onların dinlerine mahsus şeyleri kullansa, kâfir olur. Kâfirlere mahsus olan şeyleri harpte hile olarak kullanırsa, kâfir olmaz). Canını, malını, rızkını kurtaracak kadar kullanması özür olur. Daha fazlası küfür olur. Allahü teâlâya mahsus olan sıfatlara ülûhiyyet sıfatları denir. Akâid ve fıkıh kitaplarının çoğunda, meselâ (Dürer)in nikâhtan önceki faslında diyor ki, (Bir kimse, kalbi iman ile dolu olduğu hâlde, küfre sebep olan bir şeyi, zaruret olmadan, yani isteyerek söylerse, kâfir olur. Kalbindeki imanın faydası olmaz. Çünkü, bir kimsenin kâfir olduğu sözünden anlaşılır. Küfre sebep olan şeyi söyleyince, insanlar arasında da, Allahü teâlâ yanında da kâfir olur). İş ve giyim ile hâsıl olan (Küfr-i hükmî)nin de böyle olduğu, (Şerh-i mevâkıf)ın altıncı mevkıf, üçüncü mersadında yazılıdır].

Kâfirlerin ibadetlerini, ibadet olarak yapmak, meselâ kiliselerinde çaldıkları org gibi çalgıları ve çanları camilerde çalmak ve İslâmiyetin kâfirlik alâmeti saydığı şeyleri, zaruret, cebir olmadan kullanmak küfür olur. İmanı giderir. (Tam İlmihal s. 231)

27 Kasım 2018 Salı

Gıybet, küfre en yakın günahlardandır
Sual: Gıybet etmek ne demektir, gıybet etmekle insanın imanının gitme tehlikesi var mıdır?
Cevap: Gıybet, küfre en yakın günahlardan biridir. Gıybet, karşı tarafın işitince üzüleceği bir kusurunu arkasından söylemektir. Mesela, bedeninde, nesebinde, ahlakında, işinde, sözünde, dininde, dünyasında, hatta elbisesinde, evinde bulunan bir kusur arkasından söylendiği zaman, bunu işitince üzülürse, gıybet olur. Kapalı söylemek, işaretle, hareketle ve yazı ile bildirmek de, hep söylemek gibi gıybettir.

Kim dikkat edip gıybetten, dedikodu yapmak, yani söz taşımak günahlarından sakınmazsa, artık tabii bir hâl alır ve önem vermez olur.

"Ben olanı söyledim, yalan söylemedim, bunun neresi günah?" diyerek günahı hafife alırsa Allah korusun küfre girer. Zaten olanı söylemek gıybettir, olmayanı söylemekse iftira olur. İ̇ftira etmek, nemmamlık yapmak, yani söz taşıyarak ara açmak gıybet etmekten çok daha fenadır.

Gıybet, nemmamlık yani dedikodu yapmak, söz taşımak gibi günahlara önem vermemek küfürdür. Küfür demek, sonsuz Cehennemde kalmak demektir. Küfre tövbe edince iman geri gelir, fakat önceki bütün ibadetleri ve sevapları yok olur. Bunun için küfre girmekten çok sakınmak lazımdır.
Gıybet kanser gibidir, girdiği yeri mahveder, girdiği vücut iflah olmaz. Bugün gıybet, dedikodu maalesef hem erkekler hem de kadınlar arasında salgın hâle gelmiştir. Allahü̈ teâlâ Kur'an-ı kerimin Hucürât sûresi, 12. âyet-i kerimesinde mealen;

(Sû-i zandan kaçınmayı emretmekte, birbirini çekiştirmeyi menetmekte, gıybeti ölü kardeşinin etini yemeğe) benzetmektedir.

Dikkat edilirse, bir çok ailelerin, toplumların, milletlerin, hep bu yüzden bölünüp parçalandıkları görülür.

Hiçbir kimsenin dedikodu yaparak aleyhinde konuşmamalı, gıybet etmemelidir. Kötü ve çok günahkâr bildiğimiz birini gıybet ederek, onun günahlarını almamalıdır. Başkasının günahlarını yüklenmek akıl işi midir? Bir kimsenin günahı ve kusuru söylenince;

"Elhamdülillah, Allah bizi böyle hayâsız yapmadı" gibi, onu kötülemek, çok çirkin gıybet olur.
"Falanca kimse, çok iyidir, şu kusuru olmasa, daha iyi olurdu" demek de gıybet olur.

***
Sual: Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti nedir, ne yaparsak bu sevgiye kavuşabiliriz?
Cevap: Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için çalışana (Salih) denir. Bu sevgiye kavuşmuş olana (Arif) veya (Velî) denir. Başkalarının da kavuşmalarına vâsıta olana (Vesile) ve (Mürşid), bunların üçüne de (Sâdık) denir. Allahü teâlâ, Âl-i İmrân sûresinin otuzbirinci âyetinde, mealen buyuruyor ki, (Onlara söyle! Eğer Allahı seviyorsanız, bana tâbi olunuz! Allah, bana tâbi olanları sever). Allahü teâlâyı sevmenin alâmeti, Onun Resûlüne tâbi olmaktır. Tâbi olmak, emirlerine ve yasaklarına uymak demektir. Onun emirlerine ve yasaklarına (İslâmiyet) ve (Ahkâm-ı İslâmiyye) denir. Allahü teâlâyı seviyorum diyenin, İslâmiyete uyması lâzımdır. İslâmiyete uyan kimseye (Müslüman) denir. Allahü teâlâ, Müslümanların, birbirlerini sevmelerini emir etti.

Kâfirleri ve münafıkları ve mürtedleri sevmemeği emir etti. Bunun için, (Hubb-i fillah), yani Allahı sevenleri sevmek ve (Bugd-ı fillah) yani Allahü teâlânın düşmanlarını sevmemek, imanın şartı oldu. Müslüman olmayana (Kâfir) denir. Müslümanlıktan ayrılıp, kâfir olana (Mürted) denir. Müslüman olmayan, fakat, Müslüman görünen kâfire (Münafık) denir. Bunların üçünü de sevmemek, imanın şartıdır. Tevbe sûresi, yüzyirminci âyetinde mealen, (Ey müminler! Daima, her zaman, sâdıklar ile birlikte bulunun!) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, beraber olmağı emir etmektedir. Bir hadîs-i şerifte, (Allahü teâlânın, kalbime akıttığı, doldurduğu feyzlerin, nurların hepsini Ebû Bekrin kalbine akıttım!) buyuruyor.

Ebû Bekr "radıyallahü teâlâ anh", takvası ve ibadetleri herkesten çok olduğu için ve Resûlullahın büyüklüğünü ve Ona nazaran kendinin hiç olduğunu herkesten çok anladığı ve Resûlullahın sevgisini herkesten çok kazandığı için, feyzler, Ona başkalarına gelenden daha çok geldi ve gelen feyzlerin hepsini aldı. Bunlardan ve benzerlerinden anlaşılıyor ki, dinimiz, Evliya ile beraber bulunmağı, Resûlullahın yolunu bunlardan öğrenmeği istemektedir. (Tam İlmihal s. 1051)

Erkeklerin Cuma namazı kılmaları farzdır
Sual: Cuma namazını kıldıran imamın günah işleyen birisi olduğu bilinse, yine de erkeklerin Cuma namazına gitmeleri gerekir mi?

Cevap: Bu konuda Hindiyye fetvâsında deniyor ki:

"Hür, sağlam ve seferî, yolcu olmayan erkeklerin Cuma namazı kılmaları farz-ı ayındır. Seferde olana, hastaya ve kadınlara Cuma namazı kılmak farz değildir. Şiddetli yağmur ve devlet adamlarının zulmünden korkanlara da farz olmaz. Amir ve işveren, emrinde olanı Cuma namazından menetmez. O kadar zamanın ücretini kesebilir. Fasık olan imam Cuma namazı kıldırırsa, buna mâni olamayanın buna uyması, bunun için cuma namazını terk etmemesi lazımdır denildi. Başka namazlarda, salih imamın kıldırdığı camiye gitmeli, fasık imam arkasında kılmamalıdır. Her kadının, herhangi bir namazı cemaat ile kılmak için camiye gitmeleri mekruhtur."

***

Sual: Cuma namazına giden ve ikinci rekatte imama yetişen bir kimse, nasıl hareket eder?

Cevap: Bir kimse, imama, Cuma namazının ikinci rekatinin rükusunda yetişse, İmâm-ı Muhammede göre, öğle namazını kılar. İmâm-ı a'zama ve İmâm-ı Ebû Yusufa göre, teşehhüdde dahi yetişse, Cumayı kılar. Ve hatip efendi hutbe okurken, bir kimse nafile namaz kılsa, iki rekat kılar, ziyade, fazla kılmaz. Ve eğer, Cuma namazının sünneti ise, iki rekat kılar da mı selam verir, yoksa dört rekati tamamlar mı bu husus, ihtilaflıdır. Esah olan kavle göre, dört rekati tamamlar.

***

Sual: Cuma günü imam hutbe okurken, cemaatin konuşmasının, imamın duasına âmin demesinin mahzuru olur mu?

Cevap: İmam minbere çıkınca, cemaatin namaz kılması ve konuşması haram olur. Hatip efendi dua ederken, cemaat sesle âmin demez. İçinden sessiz denir. Salevatı da ses ile değil, kalp ile söylerler. Kısacası, namaz kılarken yapması haram olan her şey, hutbe dinlerken de haramdır. Uzakta olup, hutbeyi işitmeyenlere de haramdır. Akrep, hırsız, kuyu gibi zararlı şeyleri, zararları dokunacak olana, bunu söyleyip kurtarmak caizdir. El ile, baş ile işaret ederek bildirmek iyi olur. Müezzinlerin hutbe arasında bağırarak, bir şey okuması mekruhtur.

***

Sual: Evlenmemiş bekâr bir kızdan gelen sütü emen çocuk, bu kızın süt çocuğu mu olur?

Cevap: Evlenmemiş bekâr bir kızda süt hasıl olursa, bunun emzirdiği çocuk, bu kızın süt çocuğu olur.

***

Sual: Kıraat nedir ve nasıl yapılmalıdır?

Cevap: Kıraat, ağız ile okumak demektir. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumağa, (hafi okumak) denir. Yanında olan kimselerin de işitecekleri kadar sesli okumağa, (cehri) yani yüksek sesle okumak denir. Elmalılı Hamdi tefsirinde diyor ki, (Mizmârdan, yani ses çıkaran aletten, teypten, hoparlörden çıkan sese okumak denmez, zırlamak denir). Bu seslerle okunan ezan ve namaz sahih olmaz. Hem de günâh olur. Sünnetlerin ve vitrin her rekatinde ve yalnız kılarken farzların iki rekatinde, ayakta, Kur'ân-ı kerimden bir âyet okumak farzdır. Kısa sûre okumak daha sevabdır. Kıraat olarak, buralarda Fâtiha okumak ve sünnetlerin ve vitir namazının her rekatinde ve farzların iki rekatinde Fatihadan başka bir de, sûre veya üç âyet okumak, vacibtir. Farzlarda Fatihayı ve sûreyi ilk iki rekatte okumak vacib veya sünnettir.

Fatihayı sûreden önce okumak da, ayrıca vacibtir. Fatihayı her rekatte bir kere okumak da vacibtir. Bu beş vacibden biri unutulursa, secde-i sehiv yapmak lâzım gelir. Farzların üçüncü ve dördüncü rekatlerinde imamın ve yalnız kılanın Fâtiha okuması sünnet olması daha kuvvetlidir. Zamm-ı sûre de okursa veya hiçbir şey okumasa da olur. (İbni Âbidîn, sahîfe 343). Diğer üç mezhepte, her namazda ve her rekatte Fâtiha okumak farzdır. (Tam İlmihal s. 216)

***

Sual: Kıyam nedir ve nasıl yapılır? Namazda ayakta duramayan ne yapmalıdır?

Cevap: Namazın beş rüknünden birincisi kıyamdır. Kıyam, ayakta durmak demektir. Ayakta duramayan hasta, oturarak kılar, oturamayan hasta, sırt üstü yatıp başı ile kılar. Yüzü, semaya karşı değil, kıbleye karşı olması için, başı altına yastık konur. Ayakları Kıbleye karşı, dizlerini dikerek yatar. (İbni Âbidîn) diyor ki, (Sağlam bir kimsenin gemide, trende, hareket hâlinde, farzları oturarak kılması, İmâm-ı a'zama göre câizdir. İmâmeyn ise, özürsüz câiz görmedi. Fetva da böyledir. Ayakta iken, iki ayak birbirinden dört parmak eni kadar açık olmalıdır. Ayakta duramayan hasta, ayakta başı dönen, başı, dişi, gözü veya başka yeri çok ağrıyan, idrar, yel kaçıran, yarası akan, ayakta düşman korkusu, malın çalınmak tehlikesi olan, ayakta kılınca orucu veya okuması bozulacak veya avret yeri açılacak olan kimseler, oturarak kılar.

Ayakta kılınca hastalığının artacağını veya iyi olmasının gecikeceğini kendi tecrübesi ile veya mütehassıs Müslüman bir tabibin bildirmesi ile anlayan hasta da, yere oturarak kılar. Haber veren doktorun fasık olmaması, açıkça haram işlememesi lâzımdır. Bunlar, kolayına geldiği gibi kollarını istediği yere koyarak, bağdaş kurarak veya dizlerini dikip kollarını kavuşturarak yahut başka türlü yere oturur. Böyle oturamayan, birisinin yardımı ile oturur. Rükü için, biraz eğilir. Secde için, başını yere kor. Başını yere koyamayan hasta, yüksekliği 25 santimetreden az olan sert bir şey üzerine koyar. Böyle secdesi sahih olur. Daha yüksek ise veya yumuşak ise, îmâ olur. Böyle sert şey üzerine de koyamazsa, ayakta durabilse bile, oturarak yerde îmâ ile kılar.

Yani yere oturarak kılıp, rükü için biraz, secde için ise, daha çok eğilir. Secde için eğilmesi, rükü için eğilmesinden daha çok olmazsa, namazı sahih olmaz. Kendisi veya başkası bir şey kaldırıp, bunun üstüne secde ederse, namazı sahih olur ise de, tahrimen mekruh olur. Bu şey, rükü için eğilmesinden alçak olmazsa, namazı sahih olmaz). (Tam İlmihal s. 215)

Kâbe, cami resmi bulunan seccadeler
Sual: Namaz kılmak için yere serilen seccadeler üzerine Allah lafzını yazmanın, Kâbe, cami resmi basmanın dinen mahzuru yok mudur?

Cevap: Âyet-i kerimeleri ve Allahü teâlânın isimlerini, yerde serili şeyler ve seccadeler üzerine yazmanın tahrimen mekruh olduğu Halebîde yazılıdır. Kâbe-i muazzamanın ve camilerin resimlerini yere sermenin hükmü de böyledir. Âyet-i kerimeleri ve Allahü teâlânın isimlerini, paralar üzerine yazmanın mekruh olduğu İmdâdın Tahtâvî hâşiyesinde yazılıdır. Büyük âlim, Seyyid Abdülhakîm Efendi hazretleri buyuruyor ki:

"Eshab-ı kiram ve Tâbiin zamanlarında, paralar üzerine mübarek kelimeler yazılmadı. Çünkü, para, alışveriş vasıtası olduğundan, muhterem değildir, hakirdir. Üzerlerine resim koymak caiz olur. Ehl-i sünnet olmayan hükümetler, mesela Fâtımîler, Resûlîler gibi, mutezile mezhebinde olup, Müslüman ismini taşıyan, fakat İslâmiyete uymayan hükümdarlar, para üzerine âyet-i kerime ve hadîs-i şerif yazmışlardır. Milleti kandırmak, Müslüman görünmek için yaptıkları hilelerden biri de bu idi. Din âlimleri, muhterem kelimeleri, paralara değil, mezar taşlarına bile yazmaya izin vermemiştir."

Böyle üzerinde âyet-i kerime yazılı paraları abdestsiz tutmanın mekruh olduğu, Fetâvâ-yi Hindiyyede yazılıdır.

***

Sual: İnsanların hoşuna gitsin ve böylece çok kişi ibadet etsin diye ibadetlerde değişiklik yapmak uygun olur mu?

Cevap: İbadetleri, insanların hoşuna gidecek şekilde değiştirmek caiz olmaz, olamaz. İnsanların beğendiği ibadeti, Allahü teâlâ da beğenir zannetmek, pek yanlıştır. Böyle olsaydı, Peygamberlerin gönderilmesine lüzum olmazdı. Herkes, hoşuna gittiği gibi ibadet eder, Allahü teâlâ da, onu beğenirdi. Halbuki, ibadetlerin kabul olması için insanların hoşuna gitmesi, dinleyicilerin çok olması değil, insanların aklı ermese, faydalarını anlamasalar bile, İslâmiyete uygun olması lazımdır.

***

Sual: Başkalarını kötüleyen, ahlaksızlık anlatan şiirleri okumak mahzurlu mudur?

Cevap: Bu konuda Hadîkada deniyor ki:

"Tâtârhâniyye fetva kitabında; başkalarını hicveden, kötüleyen ve fuhuş, içki anlatan, şehveti harekete getiren şiirleri teganni yani ses dalgaları ile okumak, her dinde haramdır. Harama sebep olan şeyler de haram olur demektedir."

***

Sual: Salih amel işleyen müminlerin Cennete girecekleri bildiriliyor. Bu salih ameller nelerdir? İbadetleri yapmakla Allahü teâlâya şükretmiş olur muyuz?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 304. mektubunda buyuruyor ki: Allahü teâlâ, birçok âyet-i kerimede, a'mâl-i sâliha işleyen müminlerin, Cennete gireceklerini bildiriyor. Bu (Amel-i sâlih)lerin yani yarar işlerin neler olduğunu, çok zamandan beri araştırıyordum. İyi işlerin hepsi mi, yoksa birkaçı mı diyordum. Eğer, iyi şeylerin hepsi olsa, bunları kimse yapamaz. Birkaçı ise, acaba hangi iyi işler isteniliyor? Nihâyet, Allahü teâlâ, lütfederek şöyle bildirdi ki, (A'mâl-i sâliha), İslâmın beş rüknü, direğidir. İslâmın bu beş temelini, bir kimse hakkı ile, kusursuz yaparsa, Cehennemden kurtulması kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, aslında salih işler olup, insanı günahlardan ve çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim, Ankebût sûresi, kırkbeşinci âyetinde mealen, (Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten korur) buyuruldu. Bir insana, İslâmın beş şartını yerine getirmek nasip olursa, nimetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Cehennem azabından kurtulmuş olur. Çünkü, Nisâ sûresi, yüzkırkaltıncı âyetinde mealen, (İman eder ve şükür ederseniz, azab yapmam) buyuruldu. O hâlde, İslâmın beş şartını yerine getirmeğe can ve gönülden çalışmalıdır.

Bu beş arasında bedenle yapılacakların en mühimi, namazdır ki, dinin direğidir. Namazın edeblerinden bir edebi kaçırmayarak kılmağa gayret etmelidir. Namaz tamam kılınabildi ise, İslâmın esas ve büyük temeli kurulmuş olur. Cehennemden kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. Allahü teâlâ, hepimize "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în" doğru dürüst namaz kılmak nasip eylesin!

Namaza dururken, (Allahü ekber) demek, (Allahü teâlânın, hiçbir mahlûkun ibadetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, insanların namazlarının, Ona faydası olmayacağını) bildirmektedir. Namaz içindeki tekbirler ise, (Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibadet yapmağa liyakat ve gücümüz olmadığını) gösterir. Rükü'deki tesbihlerde de, bu mana bulunduğu için, rükü'den sonra, tekbir emir olunmadı. Hâlbuki, secde tesbihlerinden sonra emir olundu. Çünkü, secde tevâdu ve aşağılığın en ziyadesi ve zillet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca, hakkı ile, tam ibadet etmiş sanılır. Bu düşünceden korunmak için secdelerde yatıp kalkarken, tekbir söylemek sünnet olduğu gibi, secde tesbihlerinde a'lâ demek emir olundu. Namaz, müminin miracı olduğu için, namazın sonunda, Peygamber efendimizin "sallallahü aleyhi ve sellem" mirac gecesinde söylemekle şereflendiği kelimeleri yani, ettehıyyâtü...yü okumak emir olundu. O hâlde, namaz kılan bir kimse, namazı kendine mirac yapmalı. Allahü teâlâya yakınlığının nihâyetini namazda aramalıdır. (Mektûbât Tercemesi s. 487)

***

Sual: Teyemmüm nelerle yapılır? Yanıp kül olan veya sıcakta eriyebilen şeylerle teyemmüm yapılır mı?

Cevap: Toprak cinsinden olan her temiz şey ile, üzerinde bunların tozu olmasa bile, teyemmüm edilir. Yanıp kül olan veya sıcakta eriyebilen şeyler, toprak cinsinden değildir. O hâlde, ağaç, ot, tahta, demir, pirinç, yağlı boya sıvalı duvar, bakır, altın, cam ile teyemmüm edilemez. Kum ile olur. İnci, mercan ile olmaz. Kireç ve alçı ile, yıkanmış mermer, çimento, sırsız fayans, sırsız porselen çanak çömlekle, çamur ile olur. Yalnız çamur varsa, suyu yarıdan az ise, bununla teyemmüm edilir. Suyu çoksa, bir bez çamura sokulup, çıkarılıp rüzgârda kurutup, bu tozlu bezle teyemmüm edilir. Çamurlu su ile teyemmüm olmaz. Bununla abdest almak lâzımdır. Kireçle badana edilmiş duvardan teyemmüm edilir. Buğday, kumaş, elbise, yastık gibi, teyemmüm câiz olmayan eşya üzerine el koyunca, el, teyemmüm câiz olan şeylerin tozu ile veya kül ile tozlanırsa veya silkildikleri zaman havaya böyle toz, kül çıkarsa, bunlarla teyemmüm edilebilir. Ev eşyası üzerinde bulunan organik tozlar böyle değildir. Bir topraktan birkaç kimse teyemmüm edebilir. Çünkü, teyemmüm edilen toprak ve benzerleri, müstamel olmaz. Teyemmümden sonra, elden, yüzden dökülen toz müstameldir. (Tam İlmihal s. 150)

Uğursuzluk yoktur!
Sual: İslâm dininde, günlerde veya eşyalarda uğursuzluk diye bir şey var mıdır?

Cevap: Uğursuzluğa inanmamalı, tesir eder sanmamalıdır. Rûh-ul-beyânda, Tevbe sûresi, 37. âyetinin tefsirinde deniyor ki:

"Resûlullah Efendimiz teşrif edince, günlerin müminlere uğursuz olmaları kalmadı."

Bir hastalığın sağlam insana elbette geçeceğini kabul etmemelidir. Allahü teâlâ dilerse geçer, dilemezse geçmez. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

(Müslümanlıkta, uğursuzluk ve hastalığın sağlam kimseye muhakkak geçmesi yoktur.)

Bununla beraber, tehlikeli şeylerden, şüpheli yerlerden kaçınmak vaciptir. Hastalığa yakalanmamak için tedbir almalıdır. Kâhinlere, falcılara inanmamalıdır. Bilinmeyen şeyleri bunlara sormamalıdır. Bunları kaybolan şeyleri bilir sanmamalıdır. Şerh-ı akâid kitabının başında deniyor ki:

"İnsanın bir şeyi bilmesi, his organı ile, güvenilir haber ile veya akıl ile olur. His organları beştir. Güvenilir haber ikidir: Tevatür ve Peygamber haberleri. Tevatür, her asrın güvenilen insanlarının hepsinin söylemesidir. Akıl ile bilmek de ikidir: Düşünmeden hemen bilinirse, Bedihi denir. Düşünmekle bilinirse, İstidlali denir. Her şeyin, kendi parçasından büyük olduğu bedihidir. Hesapla edinilen bilgiler istidlalidir. His organları ve akıl ile birlikte hasıl olan bilgiler, Tecrübidir." Görülüyor ki, İslâm dininin, hesabın ve tecrübenin bildirmediği şeylere Gayb denir. Gaybı ancak, Allahü teâlâ ve Onun bildirdikleri bilir.

***

Sual: Bir Müslüman, evinde çocukları ile cemaat yaparak namazını kılsa, cemaat sevabına kavuşur mu?

Cevap: Bu konuda Uyûn-ül-besâir kitabında buyuruluyor ki:

"Özürlü olmadığı hâlde camiye gitmeyip, evinde ailesi ile cemaat yapan kimse, camideki cemaatin sevabına kavuşamaz. Yani, camiye mahsus olan, fazla sevaba kavuşamaz. Yoksa, evde cemaat ile kılınca da, cemaat sevabına, yani yirmiyedi kat sevaba kavuşur. Şunu da bildirelim ki, iki cemaat de, şartlara, sünnetlere uygun olduğu zaman böyledir. Evdeki cemaat daha uygun ise, evde kılmak lazımdır."

***

Sual: Gözleri görmeyenin de cemaat için camiye gitmesi gerekir mi?

Cevap: Hastanın, felçlinin, bir ayağı kesik olanın, yürüyemeyen ihtiyarın ve âmânın cemaate gitmesi lazım değildir. Yardımcıları, nakil vasıtaları olsa da, lazım değildir.

***

Sual: Zenginin alacağı olduğu fakire zekâtını verip alacağını nasıl teslim alabilir?

Cevap: İnsanın malı, kendinde bulunuyorsa, bu mala (Ayn) denir. Kendinde bulunmuyorsa, (Deyn) denir. Kağıt liraların üzerlerinde yazılı olan değerler, deyn olan zekât malını göstermektedir. (Dürr-ül-muhtâr), onikinci sahifede diyor ki, (Ayn veya geri alınacak deyn olan malın zekâtını deyn olan maldan vermek caiz değildir. Ayn olan maldan vermek lâzımdır). Meselâ fakirden alacağı olan ikiyüz dirhemin beş dirhemini zekât niyeti ile ona bağışlayıp kalanı alsa, caiz olmaz. Ancak beş dirhemin zekâtı verilmiş olur.

 (İbni Âbidîn) onikinci sahifede diyor ki: (Bir zenginin, bir fakirden alacağı olsa, fakire borç senedini verip, sana, alacağım kadar zekât vermeğe niyet ettim. Sen de kabul et ve borcuna karşılık tut, ödeşmiş olalım dese, fakir de kabul ettim dese, İslâmiyet, bunu kabul etmiyor ve zengin, zekâtını vermiş olmuyor. Çünkü, zekât, laf ile, borç senedi vermek ile, razı olmak ile eda edilmiş olmuyor. Mal teslim etmek ile oluyor. Bu zenginin, zekâtını fakire vermesi, fakirin de, aldıktan sonra, tekrar zengine geri vererek borcunu ödemesi lâzımdır. Şafii ve Hanbeli mezheplerinde de böyledir. Fakirin, bu parayı geri vereceğine güvenemiyorsa, güvendiği birini fakire göstererek, zekâtını almak ve borcunu ödemek için, bunu vekil yap der. Zekâtı bu vekile verir. Vekil de, zengine geri vererek, fakirin borcunu öder). Böyle olduğu (Dürr-i yektâ) ve (Mîzân-ı kübrâ) kitaplarında da yazılıdır. (Tam İlmihâl s. 300)

23 Kasım 2018 Cuma

İbadetlerin, önemine göre dereceleri
Sual: Dinimizde, emirleri yapmak ve yasaklardan sakınmak konusunda öncelik nasıldır, bunların kendilerine göre bir sırası var mıdır?
Cevap: 
İslam dininde ibadetlerin, önemine göre dereceleri vardır ve şöyledir:

Birinci derece: İbadetlerin en kıymetlisi ve en efdali, haramlardan sakınmaktır. Haramı gördüğü zaman, yüzünü çevirenin kalbini, Allahü teâlâ iman ile doldurur. Bir kimse, haram işlemeye niyet eder ve o haramı işlemezse, ona günah yazılmaz. Haram işlemek, Allahü teâlâya karşı gelmek olduğundan, ondan sakınmak da, ibadetlerin en efdali olmuştur. İslam dininde, hiç kimse, günah ile veya kâfir olarak doğmaz. Zaten, bunu akıl da kabul etmez.

İkinci derece: Farzları yapmaktır. Farzların terki büyük günahtır. Allahü teâlânın yapınız diye emrettiği şeylere farz denir. Farzları yapmak, çok kıymetlidir. Hele farzların unutulduğu, haramların yayıldığı bir zamanda, farzları yapmak, daha çok kıymetlidir. Farzları yapanlara büyük ecir ve mükafatlar vardır.

Üçüncü derece: Tahrimi mekruhlardan, yani harama yakın mekruhlardan sakınmaktır. Tahrimi mekruhlardan sakınmak, vacipleri yapmaktan daha kıymetlidir.

Dördüncü derece: Vacipleri yapmaktır. Vacipleri yapmak da, farz kadar olmasa bile, çok sevaptır. Vacipler, farz olup olmaması şüpheli olan ibadetlerdir.

Beşinci derece: Tenzihi mekruhlardan sakınmaktır. Tenzihi mekruh demek, helale yakın olan mekruhlar demektir.

Altıncı derece: Müekked sünnetleri yapmaktır. Sünnetleri terk etmek, günah değildir. Özürsüz devamlı terk etmek ise, küçük günahtır. Sünneti beğenmemek ise küfürdür.

Yedinci derece: Nafileler ve müstehablardır. Nafileleri yapıp yapmamakta Müslümanlar serbesttirler. Yapmayana, terk edene ceza olmadığı hâlde, iyi niyetle yapana ecir ve mükafat vardır.

***
Sual: Kaza, adak ve nafile oruç tutarken, bunları bile bile bozunca da, Ramazan orucunda olduğu gibi kefaret gerekir mi?
Cevap: 
Kaza, adak ve nafile oruçları tutarken, bilerek de bozulsa bunlar için kefaret yapılmaz.

***
Sual: Ramazan ayında, sadece kazayı gerektiren bir şeyi, birkaç defa yapınca kefaret de mi gerekir?
Cevap: 
Ramazanın bir gününde, kaza lazım olan bir şey yaparak orucunu bozan kimse, başka gününde de bu şeyi bilerek yine yaparsa, kefaret de lazım olur.