14 Şubat 2019 Perşembe

Mesut olmanın ve rahat etmenin yolu
Sual: Dünyada ve ahirette rahat etmek, mesut olmak için ne yapmalı ve nasıl bir yol takip etmelidir?
Cevap: 
İnsan için üç türlü hayat vardır. Bunlar; dünya, kabir ve ahiret hayatıdır. Dünyada, beden ruh ile birliktedir. İnsana hayat, canlılık veren ruhtur. Ruh bedenden ayrılınca, insan ölür. Beden mezarda çürüyüp, toprak olunca veya yanıp kül olunca, yahut yırtıcı hayvan yiyip yok olunca ruh yok olmaz, kabir hayatı başlar. Kabir hayatında his vardır, hareket yoktur. Kıyamette yeni bir beden yaratılıp, ruh ile bu beden birlikte Cennette veya Cehennemde sonsuz yaşarlar.

İnsanın dünyada ve ahirette mesut olması için, Müslüman olması lazımdır. Dünyada mesut olmak, rahat yaşamak demektir. Ahirette mesut olmak, Cennete gitmek demektir. Allahü teâlâ, kullarına çok acıdığı için, mesut olmanın yolunu, Peygamberleri vasıtası ile kullarına bildirmiştir. Çünkü insanlar bu saadet yolunu, kendi akılları ile bulamazlar. Hiçbir Peygamber kendi aklından bir şey söylememiş, hepsi, Allahü teâlânın bildirdiği şeyleri söylemişlerdir. Peygamberlerin söyledikleri saadet yoluna Din denir. Muhammed aleyhisselamın bildirdiği dine İslâmiyet denir. Âdem aleyhisselamdan beri binlerle Peygamber gelmiştir. Peygamberlerin sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. Diğer Peygamberlerin bildirdikleri dinler, zamanla bozulmuştur. Şimdi saadete kavuşmak için İslâmiyeti öğrenmekten başka çare yoktur. İslâmiyet, kalp ile inanılacak olan İman bilgileri ve bedenle yapılacak Ahkâm-ı islamiyye bilgileridir.
İman ve ahkâm-ı islâmiyye ilimleri Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından öğrenilir. Cahillerin, sapıkların bozuk kitaplarından öğrenilmez. 
Hicri bin senesinden evvel, İslâm memleketlerinde çok Ehl-i sünnet âlimi vardı. Şimdi yok gibidir. Bu âlimlerin yazdıkları Arabi ve Farisi kitaplar ve bunların tercümeleri, dünyanın her yerinde, kütüphanelerde çok vardır. Hakikat Kitabevi'nin bütün kitapları, bu kaynaklardan alınmıştır. Saadete kavuşmak için, böyle kitapları okumalıdır.

***
Sual: Cemaatle namaz kılarken, rüku tesbihini üç defa okumadan imam rükudan kalkarsa ne yapmalıdır?
Cevap: 
Rükuda, en az, üç kere Sübhâne rabbiyel-azîm denir. Cemaatle kılarken, üç kere okumadan, imam rükudan kalkarsa, cemaat da, hemen kalkar.

***
Sual: İsraf nedir, neler ve nasıl yapılır ve kullanılırsa israf olur?
Cevap: 
İsraf, malı helak etmek, faydasız hâle getirmek, dine ve dünyanın mubah olan işlerine faydalı olmayacak şekilde sarfetmektir. Malı denize, kuyuya, ateşe ve elden çıkmasına sebep olan yerlere atmak, onu helak etmektir. Kullanılmayacak hale sokmak, kırmak, kesmek, ağaçtan meyveyi toplamayıp çürütmek, tarlayı hasat etmeyip, ekinin helak olması, hayvanları soğuktan, düşmandan korunacak yere koymamak, soğuktan, sıcaktan, açlıktan ölmelerini önleyecek kadar yedirmemek ve örtmemek de, helak etmektir.

Herkesçe bilinmeyen, hatırlatılması lazım olan israflar da vardır. Mesela, meyve ve ekin toplandıktan sonra, bunları iyi saklamayıp kendiliklerinden bozulmaları veya nem alarak, çürümeleri yahut kurt, güve, fare, karınca ve benzeri canlıların yemeleri hep israftır. Ekmek, et, et suyu, peynir gibi gıdaların, hurma, karpuz, soğan gibi meyvelerin, kuru incir, kuru üzüm, zerdali gibi kuru meyvelerin, buğday, arpa, mercimek gibi hububatın ve elbise, kumaş, kitap gibi eşyanın, böylece, israf edildikleri çok görülmektedir.

Yemek artıklarını dökmek, çatalı, kaşığı, tabağı, tası ekmekle veya parmakla sıyırıp yemeden önce, kapları ve parmakları yıkamak ve silmek israftır. Sofra bezi ve masa üstüne düşen ekmek ve yemek kırıntılarını toplamayıp atmak da israftır. Bu kırıntıları toplayıp kedi, köpek, koyun, sığır, karınca, kuş, tavuk gibi hayvanlara yedirmek israf olmaz. Hadis-i şerifte;

(Şeytan, her işinizde sizinle beraber bulunur. Hatta, yemekte bile. Birinizin lokması düşerse, onu alıp tozunu temizleyip yesin. O lokmayı şeytana bırakmasın! Yemek sonunda parmağını yalasın! Çünkü, bereketin hangi lokmada olduğu bilinmez) buyuruldu.

Düşen lokmayı alıp yemek, yemek tabaklarını sıyırmak, insanı israftan kurtardığı gibi, kibir ve riyayı giderir, berekete kavuşturur. Mevcuttan istifadeye ve gelecek nimetin artmasına sebep olur. Fasulye, pirinç, nohut gibi şeyleri yıkarken dökmek ve dökülenleri toplamamak israftır. Elbise, çorap, ayakkabı gibi giyim eşyasını iyi kullanmayıp, çabuk eskitmek, onları yırtmak, yıkarken suyu, sabunu çok harcamak, lambayı, mumu, elektriği, hava gazını boş yere yakmak, hep israftır.

İbadetlerin sevabını hediye etmek
Sual: Başkasının yerine ibadet yapılabilir mi? İbadetin sevabını başkasına hediye edebilir miyiz? Ücret ile ibadet yaptırmak veya ibadetin sevabını başkasına satmak caiz midir?
Cevap: 
İbadetler üç kısımdır:

1- Yalnız beden ile yapılan ibadettir. Namaz, oruç, Kur'ân-ı kerim okumak, zikir böyledir. Hiç kimse, başkası yerine, beden ibadeti yapamaz. Herkesin kendisi yapması lâzımdır. Kendi yerine başkasını vekil edemez.

2- Yalnız mal ile yapılan ibadetlerdir. Mal zekâtı ve beden zekâtı, yani sadaka-i fıtır ve toprak mahsulleri zekâtı, yani uşur ve kefaretler, yani azad etmek, fakirleri doyurmak ve giydirmek böyle ibadettir. Bir kimsenin özrü olsun, olmasın, bunun mal ile yapılacak ibadetlerini başkası, hatta zimmi de, bunun izni ve malı ile yapabilir.

3- Hem beden, hem mal ile yapılan ibadetlerdir. Farz olan hac böyledir. Bir kimse hayatta iken, ancak devamlı özrü olduğu zaman, bunun emri ve malı ile yerine başkası hac yapabilir. Kendine hac farz olmayan kimse, nafile hac için, özür olmadan vekil gönderebilir.

Bir kimse, farz olsun, nafile olsun, herhangi bir ibadeti yaparken veya yaptıktan sonra, mesela, namaz, oruç, sadaka, hatm-i tehlil, Kur'ân-ı kerim okumak, zikir, tavaf, hac, ömre, Evliyanın kabrini ziyaret ve meyyite kefen vermek gibi ibadet ve taatların sevabını diri veya ölü başkasına hediye edebilir.

Şafii ve Maliki mezheplerinde ise, beden ile yapılanlar hediye edilemez. İmam-i Sübkî ve sonra gelen Şafii âlimleri "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmain" bunlar da hediye olunur dediler. Ücret ile ibadet yaptırmak veya ibadetin sevabını başkasına satmak bâtıldır. İbadeti yapmadan pazarlık edilirse, ücret olur. Yaptıktan sonra pazarlık edilirse, ibadeti satmak olur. (Tam İlmihal s. 340)


***
Sual: Vekil olarak hacca gitmekle, nafile olarak gitmek aynı mıdır? Fakir, hac yolunda açlıktan, yorgunluktan ölürse, günaha girer mi?
Cevap: 
Hacının vekil olarak gitmesi, kendi için tekrar gitmesinden efdaldir. Fakir kimse, nafile olarak hacca gidince, mikâta vardığı zaman, Mekkeli gibi olup, yürüyebiliyorsa hac etmesi farz olur ve farzı ifaya niyet eder. Nafile hac yapmağa niyet ederse, tekrar hac yapması lâzım olur. Fakir olan vekil böyle değildir. Çünkü, başkasının kudreti ile oraya gelmiş ve dönecektir.

Zenginin hac sevabı, fakirin hac sevabından daha çoktur. Fakir, hac yolunda açlıktan, yorgunluktan ölürse, günaha girer. Yolda başkalarından yardım istemeğe muhtaç olan fakirin hacca gitmesi mekruhtur. Kendisi serbest bırakılan vekil, yolda hasta olsa da, olmasa da, parayı başkasına verip, onu gönderebilir. İzin verilmemiş ise, gönderemez. Arafat'ta durmadan önce ölen bir hacı, farz olduğu sene gidip öldü ise, hac vasiyet etmez. Birkaç sene sonra gitmiş ise, kendi şehrinden vekil göndermesi için vasiyet etmesi vacib olur.

Bildirdiği yerden veya bildirdiği para ile yapılabilecek yerden de gönderilir. Vasiyette kullanılan kelimelere dikkat etmelidir. (Tam İlmihal s. 342)

Hediyeyi, çocuklara eşit mi vermeli?
Sual: Anne veya baba, çocuklarına hediye olarak bir şeyler verirken, eşit olarak mı vermeli veya nasıl hareket etmelidir?
Cevap: 
Fetâvâ-yı Feyziyyede, konu ile alakalı deniyor ki:

"Salih olan oğlan ve kızlarına hediyeyi, müsavi, eşit miktarda vermek efdaldir. Ölüm hastası olmayanın malının hepsini oğluna hediye etmesi caiz olur ise de günahtır. Çocuğun mülkü olur ise de babaya günah olur. Reşid ve salih veya ilim tahsilinde olan çocuklarına daha çok vermesi caizdir. Salahları müsavi, eşit ise, müsavi, eşit olarak dağıtmalıdır. Çocukları fasık olanın miras bırakmayıp, salihlere, hayrata vermesi efdaldir. Çünkü, günaha yardım etmemiş olur. Fasık çocuğa nafakadan fazla yardım yapmamalıdır. Çocuğa gelen hediyeden ananın babanın yemesi caizdir. Çocuğun yaptığı iyiliklerin sevabı kendisinedir. Anasına babasına, öğretmek ve yaptırmak sevabı verilir. Satılan malı teslim etmek, hediye olunan malı ise kabz olunması yani teslim alınması da lâzımdır."

***
Sual: Bir kimse, ben ölünceye kadar evim senin olsun veya ben ölürsem senin, sen ölürsen benim olsun diyerek hediyeleşmek, dinimiz açısından uygun mudur?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak İhtiyâr kitabında deniyor ki:

"Ömrî denilen hibe caizdir. Yani, ömrün boyunca evim senin olsun deyince, öldükten sonra ev, sahibine, sahibi ölmüş ise, vârislerine geri verilir. Rukbî denilen hibe, batıldır. Yani, sen ölürsen benim olsun, ben ölürsem senin olsun diyerek evini birisine vermek batıldır. Her biri, ötekinin ölümünü beklediği için, rukbî denilmiştir.

***
Sual: Bir eve davet edilen kimse, önüne konan yiyecekleri yedikten sonra, artanları, başkasına verebilir mi veya evine götürebilir mi?
Cevap: 
Bir kimseyi yemeğe çağırınca, önüne konan şey, hediye edilmiş olmaz, ibâha yani yemesine izin vermek olur. Ancak yediği mülkü olur. Ondan izin almadan, başkalarına veremez.

***
Sual: Hediye edilen bir şeyi, alan kimsenin kabul ettim demesi mi gerekir, bir de bir kimse alacağını, bir başkasına hediye edebilir mi?
Cevap: 
Bu konuda Fetâvâ-yı Bezzâziyyede deniyor ki:
"Bunu sana hediye ettim dese, o da kabul ettim demeyip onun yanında alsa, yahut almayıp, kabul ettim dese sahih olur. Falancadaki alacağımı sana hediye ettim, ondan al derse caiz olur."

***
Sual: Ismarlama yaptırmak ne demektir ve nasıl yapılır?
Cevap: 
(Ismarlama yaptırmak), bir sanat sahibine, bir şey tarif ederek, yaptırmaktır. Malzeme sanat sahibine ait olur. Malzemeyi müşteri verirse, işçilik olur. Başkasının yaptığı şeyi verip, müşteri kabul ederse, sahih olur. İşin bitme zamanını tayin etmek şart değildir. Bir aydan fazla müddet şart olunursa, Selem olur. Ayakkabı, elbise, kayık, dolap, madenî eşya ve bina gibi ısmarlamak âdet olan şeylerde, zaman söylenmezse veya bir aydan az söylenirse, istisnâ sahih olur. Âdet olmayan şeylerde bir aydan çok zaman söylenirse, Selem olur. Selemde zaman söylenmezse, akit fasit olur. İstisnâda parayı peşin vermek caiz olduğu gibi, belli olmayan zamanlarda taksitlerle ödemek de şart edilebilir. Belli zamanda ödenmesi şart edilirse, Selem olur. Müşteri, yapılan şeyi görüp beğenmezse vazgeçebilir. Selem olduğu zaman, iki taraf da muhayyer olamaz. İnşaata başlamadan evvel ikisi de vazgeçebilirler. Başladıktan sonra, sanat sahibi yine vazgeçebilir. Müşteriye gösterdikten sonra vazgeçemez. Müşteri görünce, tarife uygun bulmazsa, ret edebilir. (Bahr-ür-râık) sahibi "rahmetullahi teâlâ aleyh" diyor ki, (Dülgere, bana bir ev yap dese ve evsafını bildirse ve bir mukavvimin tespit edeceği piyasa değerine göre kıymetini veririm dese, sanat sahibi bu değerden daha fazla para istese, binayı teslim etmesi ve piyasa değerini kabul etmesi lâzım olur). [Görülüyor ki, istisnâ sözleşmesi yapılırken, fiyatın tayin edilmesi şart değildir. Tayin edilmiş ise, sanat sahibinin, sonradan fazla para istemesi, caiz ise de, müşteri bunu kabul etmezse, ehl-i vukufun tespit edeceği piyasa değerinde anlaşmaları lâzım olur.] İki taraftan biri ölürse, istisnâ bâtıl olur. Yani yok sayılır. Kira dahi, bunun gibi bâtıl olur. (Tam İlmihal s. 822)

3 Şubat 2019 Pazar

Allaha ibadet etmek ve Ona yaklaşmak arzusu
Sual: Allaha ibadet etmek ve Ona yaklaşmak arzusu her insanda bulunur mu ve buna nasıl kavuşulur?

Cevap: Vehhabilerin (Keşf-üş-şübühât) kitabı, Zümer sûresinin üçüncü âyetini de ele alıyor. Bu âyette, mealen, (Allahdan başkasını Velî edinenler, biz bunlara tapınıyor isek, bizi Allaha yaklaştırmaları için, bize şefaat etmeleri için tapınıyoruz derler) buyurulduğunu yazıyor. Bu âyet-i kerime, putlara tapan müşriklerin sözlerini bildirmektedir. Şefaat isteyen müminleri, bu müşriklere benzetiyor. (Müşrikler de putların yaratıcı olmadığını, yaratıcı yalnız Allahü teâlâ olduğunu söylerdi) diyor. (Rûh-ul-beyân)da, bu âyet-i kerimenin tefsirinde diyor ki, (İnsan, kendisinin ve her şeyin yaratıcısını tanımağa elverişli olarak, yaratılmıştır.

Yaratıcısına ibadet etmek ve Ona yaklaşmak arzusu, her insanda vardır. Fakat böyle elverişli yaratılmış olmanın ve bu isteğin kıymeti yoktur. Çünkü, nefs, şeytan ve kötü arkadaş, insanı aldatarak [yaratılışındaki bu arzuyu yok eder. Ya, yaratana ve kıyamet gününe inanmaz olur. Komünistler ve masonlar böyledir. Yahut] müşrik yapar. Müşrik, Allahü teâlâya yaklaşamaz. Onu tanıyamaz. Şirkten uzaklaşıp, Tevhide sarılarak hâsıl olan marifet, tanımak, kıymetlidir. Bunun alâmeti, Peygamberlere ve kitaplarına inanmak ve bunlara uymaktır. İnsan, Allahü teâlâya ancak böyle yaklaşabilir. Secde etmek, İblisin yaratılışında vardı. Fakat, nefsine uyarak, secde etmek istemedi.

Eski Yunan Felsefecileri de, Allahü teâlâya yaklaşmağı, Peygamberlere uyarak değil, kendi akıllarına, nefislerine uyarak istedikleri için kâfir oldular. Müminler Allahü teâlâya yaklaşmak için, İslâmiyete uyuyor. Kalpleri nûr ile doluyor. Ruhlarına Cemâl sıfatları tecellî ediyor. Müşrikler, Allahü teâlâya yaklaşmak için, Peygambere, İslâmiyete uymuyorlar. Nefislerine, noksan olan akıllarına, bidatlere uyuyorlar. Kalpleri kararıyor. Ruhları perdeleniyor. Putlara, bize şefaat etmeleri için tapınıyoruz demelerinin yanlış olduğunu, Allahü teâlâ, bu âyetin sonunda haber veriyor). Görülüyor ki, Lokman sûresinin yirmibeşinci âyetinde mealen, (Kâfirlere sorarsan, yeri ve gökleri kim yarattı dersen, elbette Allah yarattı derler) ve Zuhruf sûresinin seksenyedinci âyetinde mealen, (Allahdan başkasına tapınanlara, bunları kim yarattı diye sorarsan, elbette Allah yarattı derler) buyuruluyor.

Bu âyet-i kerimeleri ele alarak mezhepsizlerin, (Müşrikler de yaratıcının yalnız Allah olduğunu biliyorlardı. Putlarının kıyamette kendilerine şefaat etmeleri için tapınıyorlardı ve putlara tapındıkları için müşrik ve kâfir oldular) diyerek, müşrikleri müdafaa etmeleri çok haksızlıktır. (Fâideli Bilgiler s. 62)

***

Sual: Namaz kılarken vacip olarak yapılması gerekenler nelerdir?

Cevap: Namazda Fatiha okumak, Fatihadan sonra bir sûre veya âyet okumak, Fatihayı ve zamm-ı sûreyi farzların birinci ve ikinci rekatlerinde, vacip ve sünnetlerin her rekatinde okumak, secdeleri birbiri ardınca yapmak, ikinci rekatte teşehhüt miktarı oturmak, son rekatte otururken, Ettehıyyatü okumak, rükuda ve iki secdede ta'dîl-i erkân, yani sübhanallah diyecek kadar hareketsiz durmak vacip, daha çok durmak sünnettir, kavmede ve celsede tumânînet, sübhanallah diyecek kadar durmak, namaz sonunda esselâmü... demek, kunut duası okumak, imamın, sabah, cuma, bayram, teravih, vitir namazlarında ve akşam ile yatsının ilk iki rekatinde yüksek sesle okuması, imamın ve yalnız kılanın öğle ve ikindi farzlarında ve akşamın üçüncü, yatsının üçüncü ve dördüncü rekatlerinde hafif sesle okumaları vaciptir. Bezzâziyyede deniyor ki:

"Hafif sesle okuyanı bir iki kişinin işitmesi mekruh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir."

***

Sual: Bir eve misafir olan, ihtilam olur ve gusül ederse fitne çıkacağından korkarsa, nasıl hareket eder?

Cevap: Misafir olduğu evde cünüp olan bir kimse, gusül abdesti alırsa iftiraya, şüpheye uğrayacağından korkarsa, gusül etmez. Su varken teyemmüm etmesi de caiz olmaz. O hâlde, niyet etmeden, iftitah tekbiri söylemeden, ayakta bir şey okumadan, rüku ve secde gibi hareket yaparak namaz kılar görünmesi caizdir. Uygun zaman bulunca gusül alır ve kılamadığı namazı kaza eder. İtikadı bozuk olduğu bilinen birinin arkasında namaz kılmak zorunda olan da böyle yapar.

***

Sual: Açık bir alanda büyük abdestini yapan, taharetlenme imkânı bulamayan kimse, o hâl ile namaz kılabilir mi?

Cevap: Bir kimse, açık bir alanda, büyük abdestini bozup taharetlenmek için tenha bir yer bulamazsa, başkasının yanında avret yerini açmaz. Tenha yer buluncaya kadar bekler. Namaz vakti daralır ise, başkaları yanında taharetlenmez, iç çamaşırını yıkamaz. Necaset ile namaz kılar. Çünkü, haramdan kaçmak, farzı yapmaktan daha çok sevaptır. Sonra tenha yer bulunca taharetlenir, iç çamaşırını yıkar ve namazı iade eder.

***

Sual: Namazda sessiz okumanın ölçüsü nedir?

Cevap: Kendi işiteceği kadar sesli okumaya, hafi, sessiz okumak denir.

Kulak, renkten, göz de sesten zevk almaz
Sual: Bazıları örtülü kadına bakmaktan hoşlanmıyor, süslü kadınlara bakmaktan zevk alıyorlar. Bu neden ileri gelmektedir?

Cevap: Yalnız keyiflerini, zevklerini düşünenler, zevklerine kavuşmak için, başkalarının zarara, felakete düşmelerinden çekinmeyenler diyorlar ki: (Umacı gibi örtünmüş kadını görmek, insana sıkıntı veriyor. Süslü, açık, güzel kadına, kıza bakmak ise, insana ferahlık, neşe veriyor. Güzel bir çiçeğe bakmak, koklamak gibi tatlı oluyor). Hâlbuki, çiçeğe bakmak, onu koklamak ruha tatlı gelmektedir. Ruhun Allahü teâlânın varlığını, büyüklüğünü anlamasına, Onun emirlerine uymasına sebep olmaktadır. Kokulu, tuvaletli, açık kıza bakmak ise, nefse hoş gelmektedir. Kulak, renkten zevk almaz.

Göz de sesten zevk almaz. Çünkü, anlamazlar. Nefs Allahü teâlânın düşmanıdır. Zevklerine kavuşmak için her kötülüğü yapmaktan çekinmez. İnsan haklarını, kanunları çiğner. Onun zevklerinin sonu yoktur. Kıza bakmakla doymaz. Onunla buluşmak, her zevkini yapmak ister. Bunun içindir ki, bütün kanunlar, nefislerin taşkınlıklarını önlemektedir. 

Nefsin taşkın zevkleri, insanı sefalete, hastalıklara, aile facialarına, felâketlere sürüklemektedir. Allahü teâlâ, bu facialara mani olmak için, kızların açılmalarını, yabancı erkeklere yaklaşmalarını, içkiyi, kumarı yasak etmiştir. Nefslerinin esiri olanlar, bu yasakları beğenmiyorlar. Bunun için, Ehl-i sünnet âlimlerinin ilmihâl kitaplarını kötülüyor, gençlerin bu kitapları okuyarak saadete kavuşmalarına mani oluyorlar. Kadınların, kızların pazar yerlerinde ve mağazalarda alış-veriş yapmalarının günah olduğu, yukarıdaki yazılardan anlaşılmaktadır. Müslümanların kızlarını böyle günahlardan korumaları lâzımdır. Korumazlarsa, imanları gider, kâfir olurlar. İslâm düşmanları, kâfirliği yaymak için, imanı yok eden şeylere memleketin âdeti diyorlar. (Tam İlmihal s. 169)

***


Sual: Müslüman olduğu hâlde, namaz kılmayanın, namaza ehemmiyet vermeyenin veya şartlarını gözetmeyenin dini, imanı gider, yıkılır mı?

Cevap: Bu konuda Muhammed Ma'sûm Fârûkî hazretleri Mektûbât kitabında, bir talebesine hitaben buyuruyor ki:

"İyi biliniz ki, namaz, dinin direğidir. Namaz kılan bir insan, dinini doğrultmuş olur. Namaz kılmayanın, dini yıkılır. Namazları, müstehab zamanlarında, şartlarına ve edeblerine uygun olarak kılmalıdır. Bunlar, fıkıh kitaplarında bildirilmiştir. Namazları cemaat ile kılmalı ve birinci tekbiri imam ile birlikte almaya çalışmalıdır ve birinci safta yer bulmalıdır. Camiye geç gelip, birinci safa geçmek için, safları yarmak, cemaate eziyet vermek haramdır. Bunlardan biri yapılmazsa, matem tutmalıdır! Kâmil, olgun bir Müslüman, namaza durunca, sanki dünyadan çıkıp ahirete girer. Çünkü, dünyada Allahü teâlâya yaklaşmak, çok az nasip olur. Eğer nasip olursa, o da zılle, gölgeye, surete yakınlıktır. Ahiret ise, asla yakınlık yeridir. İşte namazda, ahirete girerek, burada nasip olan devletten hisse alır.

Bu dünyada hasret ve firak, ayrılık ateşi ile yanan susuzlar, ancak namaz çeşmesinin hayat suyu ile serinleyip rahat bulur. Büyüklük ve mabudluk sahrasında şaşırmış kalmış olanlar, namaz gelininin çadır etekleri altında vuslatın, matluba kavuşmanın kokusunu duyarak hayran olurlar. Allahü teâlânın Peygamberi buyurdu ki: (Bir mümin namaz kılmaya başlayınca, Cennet kapıları onun için açılır. Rabbi ile onun arasında bulunan perdeler kalkar. Cennette olan huru'în onu karşılar. Bu hâl, namaz bitinceye kadar devam eder.)"

***

Sual: İhlas, takva, feyiz ve Allaha yaklaşmak ne demek ve nasıl elde edilir?

Cevap: İhlas, ibadetleri, Allahü teâlâ emrettiği için yapmaktır. Ehl-i sünnet olan her müminde biraz ihlas vardır. Takva ile ve ibadet yapmakla, kendisine Feyiz denilen kalp nurları gelir. Bir velinin, evliyanın kalbinden saçılan bu feyizlerden, nurlardan alırsa, ihlası çabuk ve çok artar. Takva, haramlardan nefret etmek, haram işlemeyi hatıra bile getirmemektir. Allahü teâlâya yaklaşmak, Onun rızasına, sevmesine kavuşmak demektir. Allahü teâlânın müminlerin kalplerine gönderdiği nurlar, feyizler, ibadetleri ve takvası çok olanlara, gelmektedir.

***

Sual: Namaza nasıl başlanır, niyet ne zaman ve nasıl yapılır?

Cevap: Namaza başlarken, erkekler iki eli kaldırır. Baş parmak uçları kulak yumuşağına değer. Avuç içleri kıbleye döndürülmüş olmalıdır. Eller, kulaktan ayrılırken (Allahü ekber) demeğe başlanıp, göbek altına bağlarken bitirilir.

İftitah tekbiri söylerken niyet edilir. Daha önce de niyet etmek câizdir. Hatta, cemaat ile namaz kılmak için evinden çıkan kimse, niyet etmeden imama uysa, câiz olur. Fakat yolda, namazı bozan şeylerden birini yapmamak lâzımdır. Yürümek ve abdest almak zarar vermez.

Namaza niyet etmek demek, ismini, vaktini, kıbleyi, imama uymağı irade etmek, kalbinden geçirip, kılmağı tercih etmek demektir. Yalnız ilim, yani ne yapacağını bilmek niyet olmaz. Şafii mezhebinde, namazın rükünlerini de hatırlamak lâzımdır. Cemaate, namaz arasında yetişen kimse, yatsının farzı mı, teravih mi anlayamasa, farz niyet ederek imama uyar. Teravih kılınıyorsa, bunun namazı, farzdan önce olduğu için nafile olur. Çünkü farzdan önce teravih kılınmaz. Hemen farzı yalnız kılıp, teravihin bir kısmını cemaat ile kılar. Noksan kalan rekatlerini, sonra yalnız kılar. Bundan sonra, vitir namazını kılar.

İftitah tekbirinden sonra edilen niyet, sahih olmaz ve o namaz, kabul olmaz. Farzlarda ve vaciblerde niyet ederken, hangi farz ve hangi vacib olduğunu bilmek lâzımdır. Meselâ (Bugünkü öğleyi kılmağa) diye, farzın ismini bilmek veya (Vaktin farzı) demek lâzımdır. Bayram, vitir ve nezir namazlarını kılarken, bunların vacib olduklarını ve isimlerini düşünmek lâzımdır. Rekat sayısını niyet lâzım değildir. Sünnet kılarken (Namaza) niyet etmek kâfidir. Cenaze namazına (Allahü teâlâ için namaza, meyyit için duaya) diye niyet edilir. Öğlenin ilk sünnetini kılarken öğlenin farzı diye niyet ederse, öğlenin farzını kılmış olur. Bundan sonra kıldığı farz, nafile olur. İmamın, erkeklere imam olmağa niyet etmesi lâzım değildir. Fakat, cemaat ile kılmak sevabına kavuşamaz. İmam olmağa niyet ederse, bu sevaba da kavuşur. Yalnız kılan kimseye, sonra başkasının gelip uyması câizdir. Cemaatin (Uydum hazır olan imama) diye de, niyet etmesi lâzımdır. İmamın, (Kadınlara imam olmağa) niyeti lâzımdır. Cemaatin imamı tanıması, bilmesi şart değildir. İmam tekbir söylerken, ona uymağa niyet etmeli ve hemen namaza durmalıdır. İmam, yerinde durunca, ona uymağa niyet edip, namaza beraber başlamak da iyidir. (Tam İlmihal s. 214)

Fakir, muhtaç demektir
Sual: Peygamber efendimizin övündüğü fakirlik, bizim bildiğimiz fakirlik midir?

Cevap: Fakir, muhtaç demektir. İslâmiyette, asli, temel ihtiyacından fazla ve kurban nisabı miktarı malı olmayana Fakir denir. Resûlullah efendimizin Allahü teâlâdan istediği ve övündüğü fakirlik, her zaman, her işte, Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmektir. Abdüllah Dehlevî hazretleri, Dürr-ül-me'ârif kitabında buyuruyor ki:

"Tasavvufta fakir, muradı olmayan, yani Allahü teâlânın rızasından başka dileği olmayan demektir." Böyle olan kimse nafaka olmayınca, sabır ve kanaat eder. Allahü teâlânın iradesinden razı olur. Allahü teâlâ emrettiği için rızık kazanmaya çalışır. Çalışırken, ibadetlerini terk etmez ve haram işlemez. Kazanırken de, kazandığını sarf ederken de, İslâmiyete uyar. Böyle kimseye zenginlik de, fakirlik de faydalı olur. Dünya ve ahiret saadetine kavuşmasına sebep olur. Fakat, nefsine uyarak, sabır ve kanaat etmeyen kimse, Allahü teâlânın kaza ve kaderine razı olmaz. Fakir olunca, az verdin diye, itiraz eder. Zengin olursa, doymaz, daha ister. Kazandığını haramlara sarf eder. Zenginliği de, fakirliği de, dünyada ve ahirette felaketine sebep olur.

***

Sual: Bir menfaat elde etmek için, devlet adamları ve zenginlerle görüşmek, dinimiz açısından uygun mudur?

Cevap: Bir menfaate kavuşmak düşüncesiyle, devlet adamları ve zenginlerle görüşmek, arkadaşlık yapmak tezellül olur. Zaruret olursa, bu müstesnadır. Böyle kimselerle karşılaşınca ve bunlara selam verirken eğilmek de tezellüldür, büyük günahtır. Bunlara ibadet için eğilmek ise, küfür olur yani imanı giderir.

***

Sual: Sevabı Peygamber efendimize olmak üzere kurban kesilebilir mi?

Cevap: Resûlullah efendimiz iki kurban keserdi. Biri kendisi için, biri de ümmeti için idi. Resûlullah efendimiz için de kurban kesmek müstehabdır ve çok sevaptır.

***

Sual: Evi, dükkânı olup da zor geçinen kimseye zekât verilebilir mi?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Hazânet-ül-müftîn ve Eşbâh kitaplarında deniyor ki:

"Evleri ve dükkânları olanın, aldığı kiraları, tarlası olanın, tarlasının mahsulü veya kirası, çoluk çocuğunu beslemeye yetişmezse, bu kimse fakir sayılır, zekât alması caiz olur." Görüldüğü gibi burada fetva, imâm-ı Muhammede göre verilmiştir.

***

Sual: Akrabaların, tanıdıkların veya evliyanın kabirlerini ziyaret ederken nelere dikkat etmeli, nasıl ziyaret etmelidir?

Cevap: İmâm-ı Birgivî hazretleri, Etfâl-ül müslimîn kitabında buyuruyor ki:

"Müslümanların kabirlerini ziyaret etmek sünnettir. İhyâ-ül-ulûmda; "Ölümü hatırlamak ve ölüden ibret almak için kabir ziyaret etmek ve salihlerin, velilerin kabirlerinden bereketlenmek müstehabdır" denmektedir. İbret almak, meyyitin çürüdüğü, yanaklarının, dudaklarının döküldüğü, karnının şişip patladığı, içine kurtların, böceklerin dolduğu düşünülür. Hâtim-i Esâm hazretleri; "Kabristandan geçen kimse, onları düşünmezse ve dua etmezse, kendine ve onlara hıyanet etmiş olur" buyuruyor.

Erkeklerin kabir ziyaret etmeleri emrolundu, kadınların da kabir ziyaret etmelerine izin verildi. Hazret-i Fâtıma, hazret-i Hamza'nın kabrini her sene ziyaret eder, düzeltir, tamir ederdi. Hadîs-i şerifte;

(Ana-babasının veya ikisinden birinin kabrini her cuma günleri ziyaret edenin günahları affolur. Haklarını ödemiş olur) buyuruldu. Muhammed bin Vâsi hazretleri, her cuma kabir ziyaret ederdi.

- Pazartesi günleri ziyaret etsen daha iyi olmaz mı? dediklerinde;

- Meyyitler, perşembe, cuma ve cumartesi günleri kendilerini ziyaret edenleri tanırlar buyurdu.

Resûlullah efendimiz, mümin olan akrabasının ve Eshâbının kabirlerini ziyaret ederdi. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki:

(Bir müminin kabrini ziyaret ederken, Allahümme innî es'elüke-bi-hurmet-i Muhammed aleyhisselâm en lâ tü'az-zibe hâzelmeyyit derse, o meyyitin azabı kıyamete kadar ref olur, kalkar.) Şir'a kitabında deniyor ki:

"Sünnete uygun ziyaret yapmak için, abdest alınır. İki rekat namaz kılıp, sevabı meyyitin ruhuna gönderilir. Meyyitin yüzüne karşı oturulur. Yasin-i şerif veya bildiği sûreleri okur, meyyit için dua eder." Kıbleyi arkada bırakıp, ayak tarafında, ayakta durmak efdaldir. Hadîs-i şerifte buyuruldu ki:

(Bir kimse, kabristandan geçerken, onbir kere İhlas sûresi okuyup sevabını meyyitlere hediye ederse, kendisine ölüler adedince sevap verilir.)

İmam-ı Gazali hazretleri İhyâ kitabında buyuruyor ki:

"Kabir ziyaret ederken, kıbleyi arkada bırakıp, meyyitin yüzüne karşı oturup selam vermek müstehabdır. Kabre el, yüz sürülmez, öpülmez."

Kadınların namaz kılış şekli
Sual: Kadınların namaza başlayış şekli ve namazdaki diğer hareketleri, erkekler gibi midir?

Cevap: Konu ile alakalı olarak Ni'met-i islâmda deniyor ki:

"Kadınlar, namazda iftitah tekbirinde iki ellerini omuzları hizasına kaldırırlar. Ayakta sağ ellerini sol elleri üstüne getirirler. Sağ el parmaklarını sol bilek üzerine halka yapmazlar. Ellerini göğsü üzerine koyarlar. Rüküda ellerini dizleri üstüne korlar. Dizlerini kavramazlar, parmaklarının arasını açmazlar. Dizleri dik olmaz. Sırtları da düz olmaz. Secdede alçalıp, kollarını yanlarına ve karnını uyluklarına bitiştirirler. Kaynağı üzerine oturup, ayaklarını sağa yatık çıkarırlar. Kadın erkeğe imam olamaz. Kadının kadına imam olması mekruhtur. Erkeğe uyunca, en arkada saf olurlar. Aynı imama uyan kadın, erkeğin önünde veya yanında kılarsa, erkeğin namazı fasid olur, bozulur. Erkek, kadına geride durmasını işaret eder, o da geride durmazsa, yalnız kadının namazı fasid olur, bozulur. Ateşteki yemeğin taşması, çocuğun ağlaması halinde namazlarını bozması caiz olur." Dua ederken ellerini ileri uzatmaz, yüzüne karşı eğik tutar.

***

Sual: Erkekler, namazdan sonra dua ederken, ellerini nasıl açar ve kollarını nasıl tutarlar?

Cevap: Namazdan sonra dua ederken erkekler, kollarını göğüs hizasına kaldırırlar. Dirsekler fazla bükülmez. Duadan sonra, sübhâne rabbike... âyet-i kerimesini okuyup, elleri yüze sürerler. Hastalık veya soğuk gibi sebeple ellerini kaldıramayan kimse, şahadet parmağı ile işaret eder. Parmaklar kıbleye karşı çevrilir. Kollar, sağa sola doğru açılmaz, birbirine yakın, ileri doğru tutulur.

***

Sual: Namazı kıldıktan sonra secde yapmak ve eli göğse koyarak selamlaşmak dinen uygun mudur?

Cevap: Namazı kıldıktan sonra secde etmenin haram olduğu Dürr-ül-muhtârda yazılıdır. Namazlardan sonra imam ile, eli göğse koyarak, selamlaşmak bidattir. Müslümanlıkta el ile ve vücut hareketi ile selamlaşmak yoktur. İbni Nüceym Zeynel'âbidîn Mısrî hazretleri, böyle selamların günah olduğunu bildiriyor.

***

Sual: Namazın ilk ve son oturuşlarında, kitaplarda bildirildiği gibi oturmamanın namaza bir zararı olur mu?

Cevap: Namazda, ilk ve son teşehhütlerde, oturmalarda, sünnete uygun oturmamak, tenzihen mekruhtur. Oturmakta özrü varsa, mekruh olmaz.

***

Sual: Allahü teâlânın sevdiklerini sevmenin alametleri nelerdir? Onları kötüleyenleri sevmek, dünyaya düşkün olmak bu sevgiyle bağdaşır mı?

Cevap: (Hadîka), ikinci cilt, yüzyirmidördüncü sahifesinde diyor ki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", (Kişi sevdiği ile birlikte olur) buyurdu. Selef-i sâlihîni, yani Ehl-i sünnet alimlerini sevsek, onlar gibi olmasak bile, bu hadîs-i şerifteki müjdeye kavuşuruz. Allahü teâlânın sevdiklerinin ve Allahü teâlâyı sevenlerin dirilerini ve ölülerini seven kimse, büyük saadete, iyiliklere kavuşur. Onları sevmek, meselâ onların düşmanlarına karşı ve onları kötüleyen cahillere karşı, onları savunmak, övmektir. Dünyaya düşkün olanların en kötüleri, Allahü teâlânın sevdiklerini, Evliyayı kötüleyenlerdir. Dünyaya düşkün olmak, bütün kötülüklere yol açar. Haset, hırsızlık, rüşvet, kibir gibi haramlara sebep olur. Cahil din adamlarının kibirli olmaları, hep dünyaya düşkün olmalarından ileri gelmektedir. Muhyiddîn-i Arabînin kalbinin açılması, bâtın ilimlerine kavuşması, tasavvuf büyüklerini sevdiği, onları savunduğu için olduğunu, kendisi bildirmektedir. (Rûh-ul-kuds) kitabında diyor ki, (Elhamdülillah! Cahil din adamlarına karşı, tasavvufçuları hep savundum. Ölünceye kadar da savunacağım. Bunun için, kalp bilgilerine kavuşturuldum. Onlara saldıran, isimlerini söyleyerek kötüleyen, kendisinin cahil olduğunu ortaya koyar. Bunun sonu felâket olur).

Muhyiddîn-i Arabî "rahmetullahi aleyh", kendisinin (Vasıyyet-i Yûsüfiyye) kitabını açıklarken diyor ki, Resûlullahı "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" rüyada gördüm. (Allahü teâlânın bu nimetine nasıl kavuştuğunu biliyor musun?) buyurdu. Hayır, bilmiyorum dedim. (Ehlullah olduğunu söyleyenlere, saygı gösterdiğin için kavuştun!) buyurdu. Sözü doğru olsa da, olmasa da, ona saygı göstermesi, saadete kavuşmasına sebep oldu. (Kıyâmet ve Âhiret s. 322)

22 Ocak 2019 Salı

Avret yerlerini örtmek farzdır
Sual: Kadınların, avret yeri açık olarak veya buralarını ince, süslü, dar, elbise ile örtünerek sokağa çıkmaları haram mıdır? Böyle çıkmalarına izin veren, razı olan, beğenen anası, babası, zevci ve kardeşi de, onun günahına ve azabına ortak olurlar mı?

Cevap: Kadınların, kızların başları, saçları, kolları, bacakları açık, erkeklerin de dizleri ile göbek arası açık olarak başkasının yanına çıkmaları haramdır. Yani, Allahü teâlâ, bunları yasak etmiştir. Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını bildiren dört hak mezhep, erkeklerin avret yerlerini, yani bakması ve başkasına göstermesi yasak edilmiş olan uzuvlarını farklı olarak bildirmişlerdir.

Her Müslümanın, bulunduğu mezhebin bildirdiği avret yerini örtmesi farzdır. Buraları açık olanlara, başkalarının bakmaları haramdır. (Kimyâ-i se'âdet)de diyor ki, (Kadınların, kızların, başı, saçı, kolları, bacakları açık sokağa çıkmaları haram olduğu gibi, ince, süslü, dar, hoş kokulu elbise ile örtünerek çıkmaları da haramdır. Böyle çıkmalarına izin veren, razı olan, beğenen anası, babası, zevci ve kardeşi de, onun günahına ve azabına ortak olurlar). Yani, Cehennemde birlikte yanacaklardır. Eğer tevbe ederlerse, af olunur, yakılmazlar.

Allahü teâlâ, tevbe edenleri sever. Akıl, baliğ olan kızların ve kadınların, yabancı erkeklere görünmemeleri, hicretin üçüncü senesinde emir olundu. İngiliz casuslarının ve bunların tuzaklarına düşmüş olan cahillerin, Hicab âyeti gelmeden evvel olan örtünmemeği ileri sürerek, örtünmeği sonradan fıkıhçılar uydurdu demelerine aldanmamalıdır. (İslâm Ahlâkı s. 361)

***

Sual: Cansız resmi bulunan yerde namaz kılmanın mahzuru var mıdır? Canlı resmi ve köpek, cünüp kimsenin olduğu eve rahmet melekleri girmez mi? Oyuncak bebek almanın mahzuru var mıdır?

Cevap: Cansız resimleri, meselâ ağaç, manzara resimleri, nerede bulunursa bulunsun, namaz mekruh olmaz. Çünkü, küçük ve başsız ve cansız resimlere tapınılmamıştır. Güneşe, Aya, yıldızlara ve yeşil ağaca tapanlar oldu ise de, bu şeylerin kendilerine taptılar. Resimlerine tapınılmadı. Bunların aslına karşı kılmak mekruh olur.

Büyük olan ve hürmet mevkiinde bulunan canlı resmi ve köpek, cünüp kimse bulunan eve rahmet melekleri girmez. Hafaza melekleri ise, insandan yalnız cimada ve halâda ayrılır. İnsanların iki omuzunda bulunup, iyiliklerini ve kötülüklerini yazan (Kirâmen kâtibîn) ismindeki iki melek ile, cinnîlerden koruyan meleklere, (Hafaza melekleri) denir. Halâda iken yapılanları, Allahü teâlâ meleklere bildirir. Halâdan çıkınca yazarlar. Melekler, bir şey üzerine, harf ile yazmaz. Bilgileri, aklımızda, zihnimizde topladığımız gibi, bir yere toplarlar. Şimdi, teyp denilen alette, seslerin banda alınması ve sesli sinema filmlerine alınması gibi, çeşitli yazı şekilleri vardır. Göklerde, bilinmeyen kalemlerle [âletlerle] yazan melekler de vardır. Kâfirlerin yalnız kötülükleri yazılır. Her insana musallat olan cin vardır ve insanı bunlardan koruyan melekler vardır.

Çocuklara oynamak için bebek almak, imâm-ı Ebû Yûsüfe göre câizdir. (Tam İlmihal s. 239)

***

Sual: Bir kimse, annesine, babasına, dedelerine, ninelerine, çocuklarına ve torunlarına zekât verebilir mi?

Cevap: Anaya, babaya ve dedelerin, ninelerin hiçbirine ve kendi çocuklarına ve torunlara zekât verilmez. Bunlara, sadaka-i fıtır, adak ve kefaret gibi vacip olan sadakalar da verilmez. Fakir iseler, nafile sadaka verilebilir. Zevceye, hanıma da zekât verilmez. İmâm-ı a'zam hazretleri; "Kadın da, fakir olan zevcine, kocasına zekât veremez", İmâmeyn ise; "Fakir zevcine, kocasına zekât verir" buyurdular. Fakir olan gelinine, damadına, kayınvalideye, kayınpedere ve üvey çocuğuna zekât verilir. Gayr-i müslim zimmiye sadaka ve hediye verilir.

***

Sual: Bir kimsenin bahçesine, komşusunun meyve ağaçlarının dalları uzar ve sarkarsa, bunları kesebilir veya kestirtebilir mi?

Cevap: Bu konuda Mecelle'nin 1196. maddesinde deniyor ki:

"Bir kimsenin bahçesindeki ağacın dalları komşusunun hanesi veya bahçesi üzerine uzanmış olsa, o dalları bağlayarak geri çektirmeye veya kestirmeye komşusunun hakkı vardır. Fakat, ağacın gölgesi komşusunun bahçesindeki sebzelere zarar veriyor diyerek kestiremez." Âtıf Bey m. 1912 baskılı şerhinde, bu maddeyi şerh ederken, açıklarken diyor ki;

"Komşusu, ağacın sahibine veya hâkime müracaat ederek geri çektirir veya kestirir. Komşusu, bunlara müracaat etmeyerek, bahçesine uzanmış olanları kendi de kesebilir. Bahçesine uzanmamış mahalden kesip zarara sebep olursa, zararı ağaç sahibine tazmin eder, öder. Bağlayarak çektirmesi mümkün olan dalları, müracaat etmeden keserse, yine zararı tazmin eder, öder. Ağaç sahibine müracaat edip de, dallarını, çekmediği takdirde, bahçe sahibi kesebileceği gibi, kestirme masrafını da, ağaç sahibinden isteyebilir."

***

Sual: Peygamber efendimiz zekât kabul etmediği, almadığı için, evlatlarına, torunlarına da zekât verilmez mi?

Cevap: Peygamber efendimizin ve amcalarının evlatlarından, kıyamete kadar geleceklere zekât verilmez. Çünkü, her muharebede, düşmandan alınan ganimetin beşte biri bunların hakkıdır. Ahmed Tahâvî hazretleri, Emâlî kitabının şerhinde buyuruyor ki:

"İmâm-ı a'zam hazretleri buyurdu ki: Bunlara ganimet hakları verilmediği için, zekât ve sadaka vermek caizdir." Caiz olduğu Dürr-i Yektâ'da da yazılıdır.

İbadetleri, Allah için yapmalı
Sual: Namaz, oruç, zekât ve kurban gibi ibadetlerin kabul olması için ne yapmalı, nasıl hareket etmelidir?

Cevap: Bütün ibadetlerin kabul olması için, Allahü teâlâ için yapılması ve böyle niyet edilmesi şarttır. Kötü niyetler, ibadeti bozar. İbadetleri, hoşa gidecek şekilde değiştirmek olamaz. İnsanların beğendiği ibadeti, Allahü teâlâ da beğenir zannetmek, pek yanlıştır. Eğer böyle olsaydı, Peygamberlerin gönderilmesine lüzum kalmazdı ve herkes, kendi istediği, hoşuna gittiği gibi ibadet eder, Allahü teâlâ da, onu kabul ederdi. Halbuki, ibadetlerin kabul olması için insanların hoşuna gitmesi, görenlerin, dinleyenlerin çok olması değil, insanların aklı ermese de, faydalarını anlamasalar da, İslâmiyetin bildirdiğine uygun olması lazımdır. Bütün ibadetlerin kabul olması, helal lokmaya bağlıdır. Hadîs alimi Ahmed bin Abdullah İsfehânî hazretleri, Hilyet-ül-evliyâ kitabında diyor ki:

"Büyüklerden çoğu buyurdu ki, ibadetler on kısımdır. Dokuz kısmı helal kazanmaktır. Bir kısmı da bildiğimiz bütün ibadetlerdir."

Onun için her mümin, helal kazanmaya çalışmalıdır. Haramdan ve şüphelilerden kaçınmalıdır. Ebû Hüreyre hazretleri Resûlullah efendimizin şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

(Allahü teâlâ güzeldir. Yalnız güzel yapılan ibadetleri kabul eder. Allahü teâlâ, Peygamberlerine emrettiğini, müminlere de emretti ve buyurdu ki: Ey Peygamberlerim! Helal yiyiniz ve salih, iyi işler yapınız! Müminlere de emir etti ki: Ey iman edenler! Sizlere verdiğim rızıklardan helal olanları yiyiniz! Uzak yoldan gelmiş, saçı sakalı dağılmış, yüzü gözü toz içinde bir kimse, ellerini göğe doğru uzatıp dua ediyor. Ya Rabbi! diye yalvarıyor. Halbuki yediği haram, içtiği haram, gıdası hep haram. Bunun duası nasıl kabul olur?) Yani haram yiyenin duası kabul olmaz buyurdu.

Haramı, helali, şüphelileri ve faizi bilmeyen, bunları birbirinden ayıramayan kimse, haramdan kurtulamayıp, yaptığı ibadetleri boşuna gider.

***

Sual: Zilhicce ayı içinde tutulan oruçlar için belli bir niyet şekli var mıdır, bu oruçlara kaza ve adak oruçları için de niyet edilebilir mi?

Cevap: Zilhicce ayı içinde tutulan oruçlara, herkes kendi durumuna göre, nafile, kaza, adak ve yemin kefareti orucu olarak, istediği niyeti yapabilir.

***

Sual: Yırtık, eski olup kullanılamayan Mushafları ne yapmak gerekir?

Cevap: (Berîka), binüçyüzaltmışsekizinci sahifede diyor ki, (Tâtârhâniyye)de, yırtık, eski olup kullanılamayan Mushaf yakılmaz. Temiz beze sarıp toprağa gömülür. Yahut toz gelmeyen temiz bir yere konur diyor. (Sirâciyye)de ise, gömülür veya yakılır demektedir. (Münye-tül-müftî)de de böyle yazılıdır. (Müctebâ)da ise, akan suya bırakmaktan ise, gömmek iyi olur diyor. Şafii âlimlerinden (Halîmî) ismi ile meşhur Hüseyin Cürcânînin (Minhâc-üd-dîn) kitabında, yakmak yasak değildir. Çünkü, hazret-i Osman "radıyallahü anh", mensuh âyetler bulunan Kur'ân-ı kerimi yaktı. Eshâb-ı kiramdan hiç kimse "radıyallahü teâlâ aleyhim ecma'în", buna karşı birey demedi diyor. Yakmak, yıkayıp yazıları gidermekten daha iyi olur. Çünkü, yıkamakta kullanılan sular ayak altında kalır denildi. Kâdî Hüseyin, yakmak, hürmetsizlik olacağından, haramdır dedi. Nevevî ise, mekruh olur dedi. Bunlardan anladığımız, yakmayıp, yıkayıp yazılarını gidermek veya gömmek iyi olur. (Berîka)dan tercüme tamam oldu. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, eskimiş, istifade edilmez hâle gelmiş olan mushafları, ayak altında bırakmak, bir şey sarmak, kaplamak, kesekâğıdı yapmak gibi kullanmak, hakaret etmek olur, haram olur. Çürüyüp toprak oluncaya kadar açılmayacağı emin olan yerdeki toprağa gömmek, bu yapılamazsa, yakıp külünü gömmek veya külünü denize, nehre koymak lâzımdır. Hakaretten kurtarmak için yakmak câiz, hatta lâzım olur. (Sirâciyye fetvâsı), (Münyet-ül-müftî) ve (Halîmî)den de böyle anlaşılmaktadır. (Tam İlmihal s. 242)

***

Sual: Bazı kimseler, "kurban edilmek istenen İshak aleyhisselâmdı" diyorlar. Böyle bir şeyin aslı var mıdır?

Cevap: Kurban edilmek istenenin hazret-i İshak olduğu, Yahudilerin ellerinde bulunan uydurma Tevrat'ta bildirilmektedir. Halbuki, eldeki Tevratların bozuk, uydurma olduğunu Kur'ân-ı kerim haber vermektedir. Kur'ân-ı kerim, kurbanlığın İsmail aleyhisselâm olduğunu gösteriyor. Sâffât sûresinin yüzüncü ve sonraki âyetlerinde mealen;

(Ya Rabbi! Bana iyilerden bir oğul ver. Biz de, Ona halim, çok uysal bir oğlan müjdeledik. Çocuk, İbrahim aleyhisselâm ile yürüyecek çağa gelince, İbrahim; "Ey oğulcuğum! Rüyada, seni boğazladığımı görüyorum. Bir bak, ne dersin?" dedi. Babacığım, sana emir edilen ne ise, onu yap! İnşaallah beni sabredicilerden bulursun, dedi. İkisi de, Allahın emrine teslim olunca, İbrahim, oğlunu alın üzeri yere yatırdı. Bıçak çocuğu kesmedi. Ey İbrahim! Rüyaya sadık oldun. İyi hareket edenleri biz böyle mükafatlandırırız, dedik. Bu iş, açık bir imtihan idi. Oğlunun yerine, kesilmek üzere büyük bir koç verdik. Bundan sonra, Ona iyilerden İshak'ı Peygamber olarak müjdeledik. Ona ve İshak'a bereket verdik. Onların soylarından iyi olanlar da, nefsine zulmedenler de vardır) buyuruldu.

Bu âyet-i kerimeler, kurban edilenin İsmail aleyhisselâm olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü, İbrahim aleyhisselâm, Rabbim bana emrettiği yere giderim diyerek hicret edince, önce İsmail aleyhisselâm sonra İshak aleyhisselâm ihsan edildi.

Mir'ât-i Mekke kitabında deniyor ki:

"Ömer bin Abdülaziz hazretleri zamanında Yahudi hahamlarından biri Müslüman oldu. Halife buna;

-Kurban olunacak, İsmail mi, yoksa İshak mı idi? dedi.

-Ya halife, Yahudiler, hazret-i İsmail'in kurban olunduğunu bilirler. Fakat İsmail aleyhisselâm, Muhammed aleyhisselâmın ceddi olduğu için, kendi cedleri olan İshak aleyhisselâmın kurban olduğunu söylüyorlar, dedi."

İbni Âbidîn hazretleri buyuruyor ki:

"Müslümanların lüzumu olmayan din bilgilerini konuşmaları uygun değildir. İsmail mi daha üstündür, İshak mı üstündür? Kurban edilen hangisidir? Hazret-i Aişe mi daha üstündür, yoksa hazret-i Fatıma mı, sormamalıdır. Bunları öğrenmek lazım değildir. Allahü teâlâ bu gibi şeyleri öğrenmeyi emretmedi."

Küfür ve günahtan sakınmalıdır
Sual: Kadın olsun erkek olsun her Müslümanın, her zaman tevbe etmesi, imanını yenilemesi gerekir mi?

Cevap: Erkek olsun, kadın olsun, her Müslümanın, her sözünde, her işinde, Allahü teâlânın emirlerine, yani farzlara ve yasak ettiklerine, haramlara uyması lâzımdır. Bir farzın yapılmasına, bir haramdan sakınmaya ehemmiyet vermeyenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir olarak ölen kimse, kabirde azap çeker, ahirette Cehenneme gider ve Cehennemde sonsuz kalır. Affedilmesine, Cehennemden çıkmasına imkân ve ihtimal yoktur. Kâfir olmak çok kolaydır! Her sözde, her işte kâfir olmak ihtimali çoktur. Küfürden kurtulmak da çok kolaydır. Küfrün sebebi bilinmese dahi, her gün bir kere;

"Ya Rabbi! Bilerek veya bilmeyerek küfre sebep olan bir söz söyledim veya bir iş yaptım ise, nadim oldum, pişman oldum. Beni affet" diyerek tevbe etse, Allahü teâlâya yalvarsa, muhakkak affolur. Cehenneme gitmekten kurtulur. Cehennemde sonsuz yanmamak için, her gün muhakkak tevbe etmelidir. Bu tevbeden daha mühim bir vazife yoktur. Kul hakkı bulunan günahlara tevbe ederken, bu hakları ödemek ve kazaya kalmış namazlar için tevbe ederken, bunları kaza etmek lâzımdır. Berîka, Hadîka ve Mecmâ'ul-enhürde deniyor ki:

"Erkek veya kadın, bir Müslüman, âlimlerin söz birliği ile küfre sebep olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebep olduğunu bilerek söyler ve yaparsa, imanı gider. Buna Küfr-i inâdî denir. Küfr-i inâdî ile mürted olanların nikâhları bozulur. Tekrar imana gelince, iki şahit yanında Tecdîd-i nikâh yapmaları lâzım olur. Tevbe etmek için yalnız Kelime-i şehadet söylemeleri kâfi değildir. Küfre sebep olan şeyden de tevbe etmeleri lâzımdır.

Eğer, küfre sebep olduğunu bilmeyip söyler, yaparsa veya küfre sebep olacağı, âlimler arasında ihtilaflı olan bir sözü amden söylerse, imanının gideceği ve nikâhının bozulacağı, şüphelidir. İhtiyat olarak, tecdîd-i îmân ve nikâh etmesi iyi olur. Bilmeyerek söylemeye Küfr-i cehlî denir. Çünkü her Müslümanın, bilmesi lâzım olan şeyleri öğrenmesi farzdır. Küfre sebep olan sözü, hata ederek, yanılarak veya tevilli olarak söyleyenin imanı ve nikâhı bozulmaz. Yalnız tevbe ve istiğfar, yani tecdîd-i îmân etmesi ihtiyatlı olur. Tecdîd-i nikâh lâzım olmaz."

29 Aralık 2018 Cumartesi

En mesut, en kazançlı kimse
Sual: Zamanımızda, İslâmiyet konusunda, insanı bahtiyar edecek, dünyada ve ahirette kazançlı kılacak şey ne olmalıdır?

Cevap: Bu konuda İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"En mesut, en kazançlı kimse, dinsizliğin çoğaldığı bir zamanda, unutulmuş sünnetlerden birini meydana çıkaran ve yayılmış bidatlerden birini yok eden kimsedir. Şimdi öyle bir zamandayız ki, insanların en iyisinden bin sene geçmiş bulunuyor. Peygamber Efendimizin zamanından uzaklaştıkça, sünnetler örtülmekte, yalanlar çoğaldığı için, bidat yayılmaktadır. Bidati yaymak, din-i islâmı yıkmaktır. Hadîs-i şerifte; (Bidat işleyenlere büyük diyen, Müslümanlığı yıkmaya yardım etmiş olur) buyurulmuştur. Bir sünneti meydana çıkarmak ve bir bidati ortadan kaldırmak için, son gayretle çalışmak lazımdır. Müslümanlığın çok zayıfladığı bu zamanda, İslâmiyeti kuvvetlendirmek için, sünnetleri yaymak ve bidatleri yıkmak lazımdır. Bidatlerden hiçbirini güzel görmüyor, hepsini karanlık görüyorum. Peygamber Efendimiz; (Bidatlerin hepsi dalâlettir, yoldan çıkmaktır) buyurdu. Müslümanlığın zayıfladığı bu zamanda, Cehennemden kurtulmak, sünnete yapışmakla; dini yıkmak ise, herhangi bir bidate kapılmakla olduğunu görüyorum.

Bidatlerin her birini, İslâm binasını yıkan bir kazma gibi, sünnetleri ise, karanlık gecede yol gösteren, parlak yıldızlar gibi anlıyorum. İslâmiyetin kuvvetli olduğu zamanlarda, bidatlerin zulmeti belli olmuyor ve bunun için, güzel deniliyordu. Halbuki, bu bidatlerde de, hiçbir güzellik yoktu. Şimdi ise, Müslümanlık zayıflamış, kâfirlerin âdetleri, Müslümanlar arasına yerleşmiş olduğundan, her bir bidat, zararını göstermekte, kimsenin haberi olmadan, Müslümanlık sıyrılıp gitmektedir.

Bu zaman, bidatler dünyayı kapladığından, karanlık bir gece gibi görünmektedir. Sünnetler çok azalmakta, nurları da, bir karanlık gecede, tek tük uçan ateş böcekleri gibi parlamaktadır. Bidat işlenmesi çoğaldıkça, gecenin karanlığı artmakta, sünnetin nuru azalmaktadır. İsteyen, bidat karanlığını çoğaltsın, şeytan fırkasını kuvvetlendirsin! İsteyen de sünnetin nurunu arttırsın. Şunu iyi bilmelidir ki, şeytan fırkasının sonu felakettir. Allahü teâlânın fırkasında olan, saadet-i ebediyeye erecektir."

***

Sual: Diş dolgusu ve kaplaması gusle mani midir?

Cevap: Diş doldurtmanın caiz olduğunu söyleyenler, Sebil-ür-reşâd mecmuasında 1913 senesindeki yazılı fetvayı ileri sürmektedirler. Bu derginin yazarlarından Manastırlı İsmail Hakkı, sinsi bir masondur. Bunlardan İzmirli İsmail Hakkı ise, mason Abduh'a aldananların başında gelmektedir. İttihatçıların gözlerine girerek medreselerde hoca olmuş ve Abduh'un reformcu fikirlerini yaymaya çalışmıştır. Zehirlediği talebesinden Ahmed Hamdi Akseki'nin Telfîk-ı mezâhib kitabına yazdıkları, onun içyüzünü göstermektedir.

İsmail Hakkı, dişleri altın tel ile bağlamanın caiz olup olmaması hakkında, fıkıh âlimlerinin bildirdiklerini yazmış, dişlerin gümüş yerine, altın tel ile bağlanmasının zaruret olduğundaki âlimlerin söz birliğini bildiren kitapları, mesela Siyer-i kebîr şerhini ileri sürerek, diş meselesi bir zarurettir demiştir. Halbuki, kendisine sorulan; dolgu veya kaplaması olan kimsenin gusül abdesti sahih olur mu sualidir. O ise, hileli cevap vermiştir. Bu hareketi, ilimde sahtekârlıktır. Ayrıca bu hileleri ile de iktifa etmemiş, İslâm âlimlerini kendine yalancı şahit göstermekten çekinmemiştir.

Diş kaplatmanın ve doldurtmanın zaruret olduğunu, Hanefî fıkıh âlimlerinden hiçbiri bildirmedi. Zaten fıkıh âlimleri zamanında diş kaplatmak, dolgu yaptırmak yoktu. Vesika olarak ileri sürdüğü Siyer-i kebîr şerhi tercümesinde, İmâm-ı Muhammed Şeybânî'nin, dişi düşen kimsenin, bunun yerine altından diş koymasına yahut altından tel ile dişleri bağlamasına caiz dediği yazılıdır. Diş kaplatmak yazılı değildir.

Sebîl-ür-reşâd mecmuası, İzmirli'nin yazısının derme-çatma, hileli olduğunu anlamış olacak ki, Mecmû'a-i Cedîde ismindeki fetva kitabının 1911 tarihli ikinci baskısındaki "Gusül caiz olur" fetvasını da vesika olarak eklemiştir. Halbuki, bu fetva, bu kitabın 1299 tarihli birinci baskısında yoktur. İkinci baskıya, ittihatçıların Şeyh-ül-islâmı Mûsâ Kâzım tarafından sokulmuştur. Sebîl-ür-reşâd mecmuası, bir reformcunun yazısını bir masonun yazısı ile ispata kalkışmıştır.

Hiçbir fıkıh âlimi, diş kaplatmaya, dolgu yaptırmaya zaruret dememiştir. Bunu yalnız mason olan din adamları ve dinde reformcular söylemekte ve yazmaktadırlar.

Sonsuz azapta kalmamak için
Sual: Bir kimsenin Cehenneme gitmemesi, sonsuz azapta kalmaması için ne yapması, nasıl hareket etmesi gerekir?

Cevap: Her Müslümanın birinci vazifesi nefsine uymamaktır. Nefis, insanın en büyük düşmanıdır. İnsanın imanını yok etmek ister. Bundan zevk alır. Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin emirlerinden ve yasaklarından birisinin bile doğru, faydalı olduğunda şüphe edenin imanı gider, kâfir olur. Kâfir, Cehennemde sonsuz yanacak, azap görecektir. Sonsuz yanmanın, azap görmenin ne demek olduğunu insan bir düşünse, korkudan uykusu kaçar, yemekten, içmekten kesilir. Hiçbir dünya zevki gözüne görünmez. Küfrün, inkârın cezası çok ağır, çok korkunç ise de, küfürden ve günahlardan kurtulmak da çok kolaydır. Bunun biricik çaresi, imanını tazelemektir. Bunun da en kolay yolu, her akşam yatarken, üç kere "Estagfirullahel'azîm" okumaktır. Manasını düşünerek okumak lazımdır. Manası; "Ya Rabbi, beni affet" demektir. Allahü teâlâ, tevbeleri kabul edeceğini vadetmiştir. Yalnız, tevbenin kabul olması için, namaz borcu ve kul hakkı olmaması lazımdır. Bir namaz borcu olan, bunu kaza etmedikçe, tevbesi kabul olmaz. Cehennemde yanmaktan, azap görmekten kurtulmak için, ölmeden evvel namaz borcundan ve kul hakkından kurtulmak lazımdır. Yapılan hiçbir hayırlı iş, insanı bu azaplardan kurtaramaz. İbni Teymiyye ve benzerlerinin kurtarır demesine inanmamalı ve aldanmamalıdır.

***

Sual: Gasbedilmiş veya emanet olarak bırakılmış malı, parayı kullanmanın, bu mal ve para ile ticaret yapmanın, kazanç elde etmenin dinimiz açısından hükmü nedir?

Cevap: Bu konu hakkında Hadîkada el afetlerinde deniyor ki:

"Başkasının malını ondan izinsiz, zorla almaya, Gasbetmek denir. Gasp, haram olduğu gibi, gasbedilen malı kullanmak da haramdır. Başkasının malını izinsiz alıp, kullanıp, sonra geri vermek, malda ayıp ve kusur hasıl olmasa bile, haram olur. Kendisine emanet olarak bırakılan veya gasbettiği malı, parayı ticarette veya başka yerde kullanıp da, bundan kazanç sağlamak caiz değildir. Kazandığı şeyler de haram olur. Bunu fakire sadaka olarak vermesi lazım olur. Birinin malını, parasını şaka olarak da alıp saklamak haramdır. Çünkü, böylece, başkasını üzmüş oluyor. Başkasına eziyet vermek haramdır."

***

Sual: Kâbe-i şerif içerisinde namaz nasıl kılınır? Tavaftan sonra zemzem içmek mi gerekir?

Cevap: Kâbe'nin dört köşesine, dört rükün denir. Şama karşı olana (Rükn-i şami), Bağdat'a karşı olana (Rükn-i ıraki), Yemen cihetinde olana (Rükn-i yemani), dördüncü köşeye de (Rükn-i hacer-il esved) denir.

Her tavaftan sonra zemzem içmek müstehabtır. Yüzbinlerce hacı, içtiği ve yıkandığı ve memleketlerine götürdüğü hâlde, kuyudaki zemzem tükenmiyor. Şimdi her gün, motorla ve bir geniş hortum ile, gece gündüz çekildiği hâlde, bitmek bilmiyor.

Kâbe'nin şimal duvarı üzerinde (Altın oluk) vardır. Yerde bu oluk hizasında kavis şeklindeki duvarcık ile Kâbe-i muazzama arasında kalan yere (Hatim) denir. Tavaf ederken, bu Hatim duvarının dışından dolaşmak lâzımdır.

Yer yüzünde, bir tane Kâbe vardır. O da, Mekke-i mükerreme şehrindedir. Müminler, hac etmek için Mekke-i mükerreme şehrine gider ve orada, Allahü teâlânın emir ettiği şeyleri yaparak hacı olurlar. Kâfirler, başka memleketlere giderek, başka yerleri dolaşır. Bunlara hacı denmez. Müslümanların ibadetleri başkadır. Kâfirlerin gavurlukları başkadır.

Kâbe'nin içinde farz veya nafile kılmak ve cemaat ile kılmak caizdir. Sırtını imamın sırtına dönerek de kılınır. Sırtını imamın yüzüne dönmek ve Kâbe'nin üstünde kılmak mekruhtur. Kâbe etrafında halka olup kılarken, imamın iki yanındakilerden başkaları, Kâbeye imamdan daha yakın olabilirler. Mescid-i haram içinde namaz kılanların önünden geçmek günah değildir. [Bid'at fırkasındaki imam ile kılınan namazı iade etmek lâzımdır. Çünkü, bid'at ehlinin ibadetlerinin kabul olmayacağı hadîs-i şeriflerde bildirildi.] (Tam İlmihal s. 347)