8 Mayıs 2019 Çarşamba

Beyaz ve siyah iplikten maksat
Sual: Kur'an'da, yeme ve içme zamanının sonunu bildiren beyaz ve siyah iplikten maksat nedir, ne anlatılmaktadır?

Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Rıyâd-un-nâsıhîn kitabında deniyor ki:

"Bakara suresindeki bir âyet-i kerimede mealen; (Beyaz iplik siyahtan ayırt edilinceye kadar yiyiniz, içiniz!) buyurulmuştur. Bu ipliklerin, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı olduklarını anlatmak için, daha sonra (Fecrin) kelimesi nazil oldu. Gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı, iplik gibi birbirinden ayrılınca, oruca başlanacağı anlaşıldı." Mecma'ul-enhür ve Hindiyyede deniyor ki:
"Hanefî mezhebi âlimlerinin çoğuna göre, ufkun bir yerinde beyazlık başlayınca, İmsak vakti olup, oruca başlanır."

Bundan 15 dakika sonra beyazlık ufuk üzerine ip gibi yayılınca, sabah namazı vakti başlar. Böyle yapmak ihtiyatlı olur. Yani tedbirli, iyi olur. Namazı da, orucu da, bütün âlimlere göre sahih olur. Oruca ikinci vakitten sonra başlamışsa, şüpheli olur. Astronomik hesaplar ile birinci vakit bulunmakta ve takvimlere birinci vakit yazılmaktadır. Şimdi, bazı takvimlere ikinci vaktin hatta bundan sonra başlayan kızıllığın yayıldığı zamanın yazıldığı görülüyor. Bu yeni takvimlere uyanların oruçları sahih olmaz. İmsakin iki vakti arasındaki on dakika kadar zamana İhtiyat zamanı denir. Bu zamana temkin demek doğru değildir. İmsaki şüpheli zamana geciktirmenin mekruh olduğunu, Bahr-ür-râık kitabı da bildirmektedir. Hele kızıllığın sonunda başlanılan oruçlar hiç sahih olmaz.

***

Sual: Ramazan ayına mahsus, Müslümanlar için bildirilen bir müjde var mıdır?

Cevap: 
Konu ile alakalı olarak, İmâm-ı Beyhekî hazretlerinin haber verdiği hadis-i şerifte buyruluyor ki:

(Allahü teâlâ benim ümmetime, Ramazan-ı şerifte beş şey ihsan eder ki, bunları hiçbir Peygambere vermemiştir:

1- Ramazanın birinci gecesi, Allahü teâlâ müminlere rahmet eder. Rahmet ile baktığı kuluna hiç azap etmez.
2- İftar zamanında, oruçlunun ağzı kokusu, Allahü teâlâya, her kokudan daha güzel gelir.
3- Melekler, Ramazanın her gece ve gündüzünde, oruç tutanların af olması için dua eder.
4- Allahü teâlâ, oruç tutanlara, ahirette vermek için, Ramazan-ı şerifte Cennette yer tayin eder.
5- Ramazan-ı şerifin son günü, oruç tutan müminlerin hepsini affeder.)

Mümin için fırsat ayı
Sual: Ramazan ayı, Müslümanlar için, din ve dünya saadetini kazanmada bir fırsat ayı mıdır?
Cevap: Ramazan, kelime anlamı itibariyle yanmak demektir. Çünkü bu ayda oruç tutan ve tövbe edenlerin günahları yanar, yok olur. Buharideki hadis-i şerifte;

(Bir kimse, ramazan ayında oruç tutmayı farz bilir, vazife bilir ve orucun sevabını, Allahü teâlâdan beklerse, geçmiş günahları affolur) buyurulmuştur.

Ramazan ayında oruç tutmanın, Allahü teâlânın emri olduğuna inanmalı ve sevabını da Ondan beklemelidir. Günlerin uzun olmasından ve oruç tutmanın güç olmasından şikâyet etmemelidir.

Günlerin uzun olmasını, oruç tutmayanlar arasında güçlükle oruç tutmasını fırsat ve ganimet bilmelidir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
"Mübarek ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur, Cehennemden azad olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren amirler de affolur, Cehennemden azad olur. Ramazan ayında, Resûlullah efendimiz, esirleri azad eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasib olur.

Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer. Bu ayı fırsat bilmelidir. Elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir.

Bir kimse bu ayda kendini toparlarsa, bütün yılı iyi olarak geçer. Bu ayı kötülükle geçirirse, bütün senesi kötü geçer. Ramazan ayı bir kimseden razı olursa, o kimseye müjdeler olsun. Bir kimseye gücenirse, bereketlerinden ve hayırlarından pay almazsa, o kimseye yazıklar olsun! Ramazanda Kur'ân-ı kerimi hatmeden kimsenin, bereketlerine kavuşması, hayırlarından pay alması umulur."
Ramazan ayında, hayırların ve bereketlerin hepsi toplanmıştır. Ramazanın günleri ve geceleri, ayrı ayrı fazilet ve kıymete haizdir. Bu sebeple ramazan ayını fırsat, ganimet bilmelidir.

***
Sual: Oruç tutmanın faydası sadece bedene midir, manevi faydası da yok mudur?
Cevap: Oruç, insanlara hem maddi, hem de manevi faydalar sağlamaktadır. Bütün bir sene, çeşitli yemekleri eritmek için yorulan insan midesi ve bağırsakları, senede bir ay dinlenerek sağlığını korumuş olmaktadır. Bunlar maddi faydalarındandır.

Manevi faydası ise, oruç tutan bir insan, aç kalmış bir insanın çektiği ızdırabı hissederek, muhtaçlara yardım etmek ihtiyacını duyar. Bu da, insanların birbirlerine yardım etmelerine sebep olur. Birbirlerine yardım eden insan topluluğu arasında ise, çekişmeler olmaz. Ayrıca Allahü teâlânın emrini yerine getirmek için gündüzleri bir ay oruç tutan bir Müslüman, cenâb-ı Hakkın diğer emirlerini yerine getirme alışkanlığını da kazanır ve başka emirleri yapmaya istidat yani kabiliyet elde eder.

Oruç tutanın, yalnız mideyi dinlendirmeyi, perhiz yapmayı düşünmesi, orucun sahih ve makbul olmamasına sebep olur. Zira oruç, yalnız aç ve susuz durmaktan, zahirî ve lüzumsuz amellerden ibaret değildir. Orucun, batıni birçok faydaları da vardır. İlmi ve anlayışı yüksek olanlar, bedenin, ruhun mekânı ve nefsin arzularının dönüp durduğu yer olduğunu bilirler. Nefsin, bedeni arzuları ne kadar çok olur ve bedene ne kadar galip gelirse, ruhun gelişmesi de, o kadar az ve hatta hiç olmaz. Bütün dinlerde, nefsin arzularını yapmamak yani riyazet çekmek, Allahü teâlâya yaklaşmaya vesile olur diye bildirilmiştir. Sadece yeme, içmeyi terk ederek, yalandan, gıybetten uzaklaşılmayarak tutulan bir orucun, faydasız bir amel olduğunu, İslâm âlimleri bildirmişlerdir.

Oruç, senede bir ay yani Ramazan ayında, yalnız gündüzleri orucu bozan şeylerden uzaklaşmak demektir. Aç ve susuz kalmanın ne demek olduğu, oruç tutarak daha iyi anlaşılmakta, fakirlere, muhtaçlara yardım etme ihtiyacı duyulmakta ve insanların birbirlerine yardım etmelerine sebep olmaktadır. Böylece insanlar arasında çekişme, kavga değil, sevgi, muhabbet ve huzur oluşmaktadır.
Orucun Allahü teâlânın emri olduğuna inanmak ve sevap beklemek lazımdır. Günlerin uzun, oruç tutmanın güç olmasından şikâyet etmemelidir. Günün uzun olmasını, oruç tutmayanlar arasında güçlükle oruç tutmasını fırsat hatta ganimet bilmelidir.

Oruç, zararlı değil, faydalıdır
Sual: Oruç tutmanın, insan sağlığına zararlı olduğunu söyleyenlerin sözlerinde bir gerçeklik payı var mıdır?
Cevap: Oruç tutmak, insan sağlığı için zararlı değil, aksine çok faydalıdır. Çünkü Allahü teâlâ, kullarına, zararlı bir şey emretmez. Zira Peygamber efendimiz de;

(Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz) buyurmuştur.

Oruç tutmak, mide rahatsızlığına sebep olmadığı gibi, aksine midenin sıhhati için çok faydalıdır. Bu husus, doktorlar tarafından, kesin bir şekilde ispat edilmiştir. Yabancı dillerde, mütehassıs doktorlar tarafından yazılmış tıp kitaplarında, birçok hastalıkların perhiz yapmakla tedavi edilecekleri, yahut perhiz yaparak tedavinin kolaylaşacağı bildirilmektedir.

Oruç, durmadan çalışan mide ile beraber bütün sindirim sisteminin istirahate sevk edilmesi ve insan vücudunun bir tasfiyeye tabi tutulmasıdır. Böylece, sindirim sistemi dinlendirilmiş olur.

İnsanlarda en çok görülen rahatsızlık, sindirim bozukluğudur. Bu hâl, şişmanlık, kalp, damar, şeker hastalıklarına ve tansiyon yüksekliğine sebep olmaktadır. Oruç, bütün bu hastalıklara karşı, koruyuculuk vazifesi yaptığı gibi, bir de tedavi vasıtası olmaktadır.

Oruç tutan, güçlü bir irade kuvveti kazanır. Bu sebeple alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesilesi ile kurtulanlar çok görülmektedir.

Oruç, vücuttaki karbonhidrat, protein ve bilhassa yağ depolarının harekete geçirilmesini sağlar. Oruç sayesinde madde süzmekten kurtulan böbrekler, dinlenme ve tamir, yenilenme imkânı bulurlar.

Oruç tutma zamanı, Kameri aylara göre tayin edildiğinden, her sene, şemsi sene hesabıyla önceki seneye göre 10-11 gün evvel gelir. Bu sebepten, yaklaşık otuz üç sene içinde her mevsimde oruç tutmak mümkün olmaktadır.

Oruç tutmanın güç olduğu yerlerde, oruçlarını bozmayanlara, daha çok sevap verilir. Mazeretsiz açıkça oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur.

Oruç, insan sağlığı için her bakımdan faydalıdır. Zira oruç tutanlarda, gündüz kan hacminin, doku suyunun azaldığı ve sonuçta minima, küçük tansiyonun düştüğü, kalbin rahatladığı tetkikler sonucu anlaşılmıştır. Oruç tutan kişinin sinir sistemi de, bir rahatlama içindedir. Bir ibadeti yerine getirme mutluluğu, gerginlikleri, sıkıntıları azaltır hatta yok eder.

***
Sual: Ramazan ayının fazileti, üstünlükleri nelerdir?
Cevap: İmama-ı Rabbani hazretleri birinci cilt 4. mektupta buyuruyorlar ki:
Mübarek Ramazan ayının gelmesi hayırlı olsun. Bu ayın Kur'ân-ı kerim ile tam bağlılığı vardır. Bu bağlılıktan dolayı, Kur'ân-ı kerim bu ayda inmeye başladı. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde, (Kur'ân-ı kerim Ramazan ayında indirildi) buyuruldu. Kur'ân-ı kerim, Allahü teâlânın zâtının ve şü'ûnlarının bütün kemâllerini kendinde toplamıştır, asıl dairesinin içindedir. Ramazan-ı şerif ayının Kur'ân-ı kerim ile bağlılığı olduğu için, bu ay da bütün hayırları ve bereketleri kendinde toplamıştır. Bütün bir yıl içinde herhangi bir yoldan herhangi bir kimseye gelen bütün hayırlar ve bereketler, bu çok kıymetli ayın bereketleri denizinden bir damla gibidir. Bir kimse bu ayda kendini toparlarsa, bütün yılı iyi olarak geçer. Bu ayı kötülükle geçirirse, bütün senesi kötü geçer. Ramazan-ı mübarek ayı bir kimseden razı olursa, o kimseye müjdeler olsun.

Bir kimseye gücenirse, bereketlerinden ve hayırlarından pay almazsa, o kimseye yazıklar olsun! Bu ayda, Kur'ân-ı kerimi hatim etmek, aslın bütün kemâllerine ve zıllin bütün bereketlerine kavuşmak için olabilir. Ramazan-ı şerifte Kur'ân-ı kerimi hatim eden kimsenin, bereketlerine kavuşması hayırlarından pay alması umulur. Bu ayın günlerinin bereketi başka, gecelerinin hayırları başkadır. İftarda acele etmenin ve sahuru geciktirmenin, böylece gecesi ile gündüzünün tam ayrılmasının sünnet olması, bu incelikten ileri gelebilir. (Mektûbât Tercemesi s.11)

Yazın oruç tutmak zararlı mıdır?
Sual: Bazı kimseler, yazın oruç tutma konusunda; "bilhassa yaz günlerinde gündüzleri yemeyip içmeyerek, geceleri yiyip içmek, sıhhate zararlı olup, çeşitli hastalıklara sebep olmaktadır" diyorlar. Bu sözlerin aslı var mıdır?
Cevap: Bu ve benzeri sözlerin hiçbiri doğru değildir, asılsızdır. Çünkü orucun edeplerinden birisi de, iftar zamanında mideyi tıka basa doldurmayıp, henüz iştah varken yemekten el çekmektir. Bu edebe riayet edenlerin, hasta olmak değil, bilakis sıhhat bulacakları bütün tabipler, doktorlar tarafından ittifak ile bildirilmiştir. Böyle oruç tutmanın sıhhat için faydalı olduğu muhakkaktır. Eğer böyle söyleyenlerin yalan olan bu sözleri doğru olsa idi, İslâm memleketlerinde Ramazan ayında her Müslümanın hasta olması ve çok kimsenin de vefat etmesi icab ederdi. Halbuki yapılan sağlık istatistiklerinde, Ramazan ayında diğer aylara göre hiçbir zıtlık görülmez. Aklen de düşünülse, birçok insan sabah ve akşam olmak üzere günde iki kere yemek yer. Alışılmış olan iki yemek vaktinin birinde, birkaç saat değişiklik yapmakla, vücutta ne gibi bir değişiklik meydana gelebilir ki? Belki oruç ayının yani Ramazanın başında bir iki gün, insan biraz değişiklik hissedilebilir. Bu cihetle oruçtan dolayı sıhhatte bir değişiklik olmaz.

***
Sual: Bazı kimseler, midem rahatsız oluyor diyerek, oruç tutmak istemiyorlar. Oruç tutunca mide rahatsız olur mu, mide hastalanır mı?
Cevap: Oruç, mide rahatsızlığına sebep olmaz. Bilakis midenin sıhhatine faydalı olur. Bu husus, bugünkü modern tıp mütehassısları, uzmanları tarafından, açık ve kesin bir şekilde ispat edilmiştir. Çeşitli yabancı dillerde, mütehassıs tabipler, doktorlar tarafından yazılmış tıp kitaplarında, birçok hastalıkların, yeme ve içme konusunda perhiz yapmakla tedavi edilecekleri, yahut perhiz yaparak tedavinin kolaylaşacağı açıkça bildirilmektedir.

***
Sual: Oruç tutmak, insanın iradesini zayıflatır diyenler oluyor. Gerçekten oruç tutunca böyle bir şey olur mu?
Cevap: Söylenenlerin tam tersine, oruç tutmakla, insanın güçlü bir irade kuvveti kazanacağı kesindir, bunda şüphe yoktur. Çünkü oruç tutmak sebebi ile alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesilesi ile kurtulanlar çok görülmektedir.

***
Sual: Oruç tutan bir kimse, sadece yeme, içmeyi mi yoksa günahları da terk etmesi gerekir mi?
Cevap: Oruç tutmak, sadece yeme ve içmeyi terk etmek değildir. Eli, dili, gözü, kulağı ve bütün uzuvları da, günah işlemekten uzak tutmalıdır. Çünkü Peygamber efendimiz;
(Oruç tutan kimse, yalan sözü terk etmezse, o kimsenin yiyip içmeyi terk etmesine Allahü teâlânın ihtiyacı yoktur) buyurmuştur.

Faydasız şeyler konuşmak, yalan söylemek, gıybet etmek, tutulan orucun sevabını giderir. Zahmet çekerek, sıkıntılara katlanarak ibadet yapıp da, bunun sevabını yok etmek, akıllı kimsenin yapacağı iş değildir.

Ancak oruç tutarken günah işleyenler, benim orucumun kıymeti yok diyerek orucu terk etmemeli, oruca devam etmeli, Allahü teâlâya yalvararak af dilemeli ve işledikleri günahlardan yüz çevirmelidirler. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:

"Allahü teâlâ, lütfederek, ihsan ederek, nefs iman edip İslâmiyete uymakla şereflenince, İslâm-ı hakîkîye kavuşulur ve imanın hakikati hasıl olur. Bundan sonra yapılacak her iş, İslâmiyetin hakikati olur. Namaz kılınca, namazın hakikati kılınmış olur. Oruç tutunca, orucun hakikati tutulmuş olur. İslâmiyetin bütün hükümlerine uymak da, hep böyledir."

Seyyid Burhâneddîn Tirmizî hazretleri, talebelerine hitaben buyurur ki:
"Oruç, hikmet hazinelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak, kalbin rikkate gelmesine sebep olur ve oruçlunun duası, Allahü teâlâ indinde makbuldür. Allahü teâlâya ulaştıracak, oruçtan daha iyi bir binek yoktur. Orucun Allahü teâlâ katında büyük değeri vardır. Oruç, hikmet hazinelerinin anahtarıdır. Bir kimse, bütün kulluk vazifelerini yerine getirse, fakat midesini doldursa hiçbir yere ulaşamaz. Orucu gereğince tutsa, başka kulluk vazifelerinde kusur olsa bile, yine bir yere erişir."
Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri de buyuruyor ki:

"İnsanın nefsi taşkınlık yapınca, bazı çarelere başvurması gerekir. Oruç, bu hususta en güzel çaredir. İnsan, şehvetini oruç tutmak suretiyle kırar. Oruç, insanın kötü isteklerini zayıflatır. Ruhun parlaması, şehvetin ve kötü arzuların kırılmasında, oruçtan daha tesirli bir çare yoktur. Kişi oruç tutmak suretiyle şehvet ve kötü arzularından ne kadar sıyrılabilmişse, oruç o derece günahlarına kefaret olur."

Güneşin battığına kanaat getirmedikçe, iftar etmemeli
Sual: Orucu ne zaman açmalı yani iftar etmelidir? Yüksek yerde, dağda olan ile aşağıda, olanlar aynı vakitte iftar edebilir mi?
Cevap: İbni Âbidîn "rahime-hullahü teâlâ" diyor ki, (Kapalı havalarda, ezan okunsa bile, güneşin battığına kanaat getirmedikçe, iftar etmemelidir. İştibâk-ün-nücûmdan evvel, yani yıldızların çoğu görününceye kadar iftar edince, müstehab olan tacil yapılmış olur. Bir yerde, güneşin gurubunu görerek, iftar edilince, yüksekte, meselâ minarede olan güneşin gurûbunu anlamadıkça, iftar etmez. Sabah namazı ve sahur da böyledir.) Astronomi kitaplarında (Temkin) cetvellerinde de, temkin zamanının miktarı, yüksekliğe göre değişmektedir. Bütün namaz vakitleri hesap edilirken, bir yerdeki en yüksek tepeye göre olan tek bir temkin kullanılmaktadır. Temkin zamanı hesaba katılmadan hazırlanan takvimlerde, gurûb zamanı birkaç dakika evvel yazılıdır. Gurûb vaktinde güneş batmamış görülmektedir. Temkinsiz takvime göre iftar edenlerin oruçları fâsid olmaktadır. (İslâm Âhlâkı s. 305)

***
Sual: Ramazan ayının üstünlüğü nelerdir?
Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât Tercemesi 162. mektupta buyuruyor ki:
Allahü teâlânın zâtının şü'ûnâtından biri, kelâm şânıdır. Bu kelâm şânında, zâtın bütün üstünlükleri ve sıfatların bütün şü'ûnları bulunur. Mübarek Ramazan ayında da, bütün iyilikler, bütün bereketler bulunur. Her iyilik, her bereket, Allahü teâlânın zâtından gelmektedir "teâlâ ve tekaddes" ve Onun şü'ûnlarından hâsıl olmaktadır. Her kusur, her kötülük de, mahlûkların zâtlarından ve sıfatlarından hâsıl olmaktadır. Nisâ sûresinin yetmişsekizinci âyetinde mealen, (Sana gelen her güzel şey, Allahü teâlâdan gelmektedir. Sana gelen her kötülük de, kendindendir) buyuruldu. Bunun için, bu aydaki iyiliklerin, bereketlerin hepsi, Allahü teâlânın zâtındaki üstünlüklerden gelmektedir. Bu üstünlüklerin hepsi de, kelâm şânında bulunmaktadır.

Kur'ân-ı kerim, bu kelâm şânının hakikatinin hepsinden hâsıl olmuştur. Bundan dolayı, bu mübarek ayın, Kur'ân-ı kerim ile tam bağlılığı vardır. Çünkü, Kur'ân-ı kerimde bütün üstünlükler bulunmaktadır. Bu ayda da, o üstünlüklerden hâsıl olan bütün iyilikler bulunmaktadır. Bu bağlılıktan dolayı, Kur'ân-ı kerim bu ayda nazil oldu. Bekara sûresinin yüzseksenbeşinci âyetinde mealen, (Kur'ân-ı kerim, Ramazan ayında indirildi) buyuruldu. Kadir gecesi bu aydadır. Bu ayın özüdür. Kadir gecesi, çekirdeğin içi gibidir. Ramazan ayı da, kabuğu gibidir. Bunun için, bir kimse, bu ayı saygılı, iyi geçirerek bu ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuşursa, bu senesi iyi geçerek, hayırlı ve bereketli olur. Allahü teâlâ, hepimizi bu mübarek ayın iyiliklerine, bereketlerine kavuştursun. Her birimize bundan büyük pay versin! (Mektûbât Tercemesi s.198)

****
Sual: Ramazan aklı giden, deli olan oruç tutacak mıdır? Orucu bozup kaza gerektiren durumlar nelerdir?
Cevap: Bir kimseye Ramazanda delilik ârız olup oruc tutamasa, sonradan ifâkat bulması hâlinde, tutamadığı günleri kaza eder. Eğer Ramazanın evvelinden âhırına kadar, hiç ifâkat bulmayıp, deliliği devamlı olur ise, o Ramazanın orucu, sakıt olur.

Ve dahi, bir kimse, oruçlu olduğunu unutarak orucunu bozsa, orucu fâsid olmaz. Eğer, oruçlu olduğunu hatırlayıp savmı fâsid oldu zannederek yemeğe devam etse, kaza lâzım olur. Kefaret lâzım olmaz. Eğer, orucunun bozulmadığını bildiği hâlde, yese, hem kaza ve hem kefaret lâzım olur.

Ve dahi, oruçlu bir kimse terini yutsa, yahut bir kimse boyalı ipliği çiğnese ve boyasını yutsa, veyahut, bir kimsenin tükürüğünü yutsa, veyahut, kendi tükürüğünü, dışarıya çıkardıktan sonra yutsa yahut, dişinin arasındaki taamı yutsa ve yuttuğu şey, nohuttan büyük olsa, yahut cilt altına iğne ile ilaç zerk etse, orucu bozulur ve yalnız kaza lâzım olur.

Ve dahi, bir kimse, kâğıt parçası veya avuç dolusu miktarı tuz yese, çiğ buğday, pirinç tanesi yutsa, orucu bozulur. Lâkin yalnız kaza lâzım olur. Çünkü bir avuç dolusu tuzu ne gıda olarak ve ne ilaç olarak yemek âdet değildir. Bir avuç toprak gibidir. Amma yediği tuz az miktarda olsa, kefaret de lâzım olur. (Eşbâh)da zikir olunmuştur. Çünkü tuz, az miktarda ilaç olarak da, gıda olarak da kullanılmaktadır.

Bir hamile kadın veya süt veren kadın bunalsa da yese, yalnız kaza lâzım olur. Özrü yok iken, Ramazan günü aşikâre yiyen, içen, mürted olur. (Feyziyye).

Ve dahi, bir kimse, susam dânesini yalnız çiğnese, orucu fâsid olmaz. Amma, yutmuş olsa, çiğnemiş olsun olmasın herhâlde, savmı fâsid olur. Ve kazası lâzım olur. (İslâm Âhlâkı s. 303)

Oruç tutmak ve sıhhatli olmak
Sual: Oruç tutmak vücuda zararlı mıdır?

Cevap: Oruç mide rahatsızlığına sebep olmaz. Bilakis midenin sıhhatine faydalıdır. Bu husus, bugünkü modern tıp mütehassısları tarafından, açık ve kesin bir şekilde ispat edilmiştir. Muhtelif yabancı dillerde, mütehassıs tabipler tarafından yazılmış tıp kitaplarında, bir çok hastalıkların perhiz yapmakla tedavi edilecekleri, yahut perhiz yaparak tedavinin kolaylaşacağı bildirilmektedir. Midesinden rahatsız olan kimse, hâmile kadın, süt veren kadın ve hastalığının artacağından korkan kimse, harp eden asker ve seferî yani insan yürüyüşü ile üç günlük [Hanefide yüzdört, diğer üç mezhepte seksen kilometre] yola giden yolcular oruç tutmayabilirler.

Orucun sıhhate zararlı değil, bilakis çok faydalı olduğunu bazı misallerle ispat edelim:
Hadîs-i şerifte, (Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz) buyurulmuştur.

Oruç, bir sene boyunca durmadan çalışan mide ile beraber bütün hazım [sindirim] cihazının [sisteminin] istirahate sevk edilmesi ve insan vücudunun bir tasfiyeye tâbi tutulmasıdır. Böylece, hazım cihazı dinlendirilmiş olur. İnsanlarda en çok görülen rahatsızlık, hazım bozukluğudur. Şişmanlık, kalp ve damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve tansiyon yüksekliğine sebep olmaktadır. Oruç, bütün bu hastalıklara karşı koruyuculuk vazifesi yaptığı gibi, bir de tedavi vâsıtasıdır. Bugün bir çok hastalıktan kurtulmak için, perhiz lâzım olduğunu yukarıda bildirmiştik.

Oruç ile, insanın güçlü bir irade kuvveti kazanacağı şüphesizdir. Bu sebep ile alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesilesi ile kurtulanlar çok görülmektedir.

Oruç, vücuttaki karbonhidrat, protein ve bilhassa yağ depolarının harekete geçirilmesini sağlar. Oruç sâyesinde madde süzmekten kurtulan böbrekler, bir revizyona [tamire] girerek, dinlenme ve yenilenme imkânı bulurlar. (Cevap Veremedi s. 234)

***
Sual: Orucu kurtarmak için akşam namazını önce kılıp sonra iftar edilmesinin mahzuru olur mu?
Cevap: İftarı akşam namazından önce yapmak müstehab ise de, bir ibadeti bozmak şüphesinden kurtarmak için müstehab terk edilmelidir. Önce akşam namazını kılmalı, sonra iftar etmelidir. Böylece iftar yine, yıldızlar görünmeden önce olur. Yani acele edilmiş olur ve oruç, bozulmak tehlikesinden kurtulur. Akşam namazını vakti çıkmadan, tekrar kılmak mümkündür. Takvim, saat, kandil, top ve ezan yanlış olunca, oruç kurtulmaz. İbni Âbidîn, namaz vakitlerini anlatırken buyuruyor ki:

"İftar etmek için, güneşin battığını iki adil Müslümanın haber vermesi lazımdır. Haber veren bir kişi olursa da, beis yoktur."

Görülüyor ki, takvimi hazırlayanın ve iftar topu atanın, ezan okuyanın adil olmaları lazımdır. Adil demek, büyük günah işlemeyen ve küçük günaha alışık olmayan demektir. Bunun için, ramazanın, bayramın ve hac zamanının gelmesini, iftar ve namaz vakitlerini anlamakta ve bütün din işlerinde, itikadı ve ameli bozuk olanların sözlerine uymak caiz değildir.

***
Sual: İmsak vaktinden önce ve imsaktan sonra oruca nasıl ve ne şekilde niyet edilir?
Cevap: İmsak vaktinden önce oruca niyet ederken; "Niyet ettim, yarın oruç tutmaya" denir. İmsak vaktinden sonra niyet ederken; "Niyet ettim bugün oruç tutmaya" diye niyet edilir.

***
Sual: Camiye giden kimse, yatsının farzı mı yoksa teravih mi kılındığını bilemese, bunun nasıl hareket etmesi gerekir?
Cevap: Camideki cemaate, namaz arasında yetişen kimse, yatsının farzı mı, teravih mi kılındığını anlayamasa, farza niyet ederek imama uyar. Eğer teravih kılınıyorsa, bunun namazı, farzdan önce olduğu için nafile olur. Çünkü farzdan önce teravih kılınmaz. Hemen farzı yalnız kılıp, teravihin bir kısmını cemaat ile kılar. Noksan kalan rekâtlarını, sonra yalnız kılar. Bundan sonra da, vitir namazını kılar.

***
Sual: Ramazanda bir özür sebebiyle tutulamayan oruçları kaza etmek de farz mıdır ve bunların niyet zamanı da, Ramazan orucundaki gibi midir?
Cevap: Ramazan-ı şerif orucu, her Müslümana farz olduğu gibi, bir özür sebebiyle tutamayanların kaza etmeleri de farzdır. Kaza ve kefaret orucuna, muayyen olmayan adak oruçlarına fecirden yani imsakten sonra niyet edilemez.

İslâmiyette matem tutmak yoktur
Sual: Dinimizde, muharrem ayının onuncu günü ve başka zamanlarda matem, yas tutmak diye bir şey var mıdır?

Cevap: İslâmiyette matem tutmak yoktur. Peygamber efendimiz matem tutmayı yasak etmiştir. Hadîs-i şeriflerde;

(Matem tutan kimse, ölmeden tevbe etmezse, kıyamet günü şiddetli azap görecektir)

(İki şey vardır ki, insanı küfre sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır) buyuruldu.

Muharremin onuncu Aşûre günü matem yapmak, bağırıp çağırmak, ilk olarak hicri 65. yılında, hazret-i Hüseyin'in intikamını almak için, ayaklanıp, Kûfe'yi alarak, bir Şii devleti kuran Muhtâr-ı Sekâfî tarafından ortaya çıkarıldığı Tuhfe kitabında yazılıdır. Bu bidat, maalesef bir ibadetmiş gibi yayılmıştır. Halbuki Muhtâr-ı Sekâfî, bunu Kûfe ahalisini aldatıp, onları Emevilerle harbe sürüklemek, böylece hükûmeti ele geçirmek için bir hile olarak yapmıştır.

Matem tutmak yasak olmasaydı, herkesten önce Peygamber efendimizin vefatı için matem tutulurdu. Sonra hazret-i Ömer, hazret-i Osman, hazret-i Ali, hazret-i Hamza ve hazret-i Hüseyin şehit edildikleri için matem tutulurdu. Bunların hepsini seviyor, şehit edildikleri için üzülüyoruz, kalbimiz kan ağlasa da, yas tutmuyor, matem yapmıyoruz. Müslümanların matem yapması ve başkalarına lanet etmeleri yasak edildiği için, matem yapmıyoruz.

İslâmiyette doğum gününü kutlamak, Allahü teâlâya şükretmek vardır. Peygamber efendimiz, pazartesi günü oruç tutardı. Sebebini sorduklarında;

(Bugün dünyaya geldim. Şükür için oruç tutuyorum) buyururdu.

Doğum günü ve mübarek geceler, hicri sene ile kutlanır. Müslümanların mübarek günleri veya geceleri, güneş aylarına göre değil, hicri kameri aylara göre yapılır. Dinimiz böyle emretmektedir. Yılın mübarek günü, Arabi ayın belli günü demektir. Aşûre günü, muharrem ayının onuncu günü demektir. Haftanın günleri içinde de mübarek olanları vardır. Mesela pazartesi günü, hep hayırlı olayların bu günde olması bakımından kıymetli bir gündür.

Muharremin onuncu günü Müslümanların mübarek günüdür. O günün mübarek olduğunu Peygamber efendimiz bildirmiştir. O gün yapılan ibadetlere çok sevap verileceğini müjdeledi. O gün oruç tutmak sünnet oldu, matem, yas tutmak ise yasak edildi.

***

Sual: İmamın hareketlerine mi sesine mi uymak lâzımdır? İmamı göremeyen veya sesini duyamayan arka saftakiler ne yapmalıdır? Son sünnet farz kılınan yerde kılınırsa ne olur? Namazdan sonra imam ne tarafa dönüp oturur?

Cevap: İmama uymanın doğru olması için, gerekli olan şartlardan bir kısmı şöyledir:

İmamın hareketlerine uymak lâzımdır. Sesine uymak şart değildir. İmamı göremeyen, imamı görenlerin hareketlerine uyarsa, imamın hareketlerine uymuş olur. İmamın tekbirleri ve imamı görenlerin hareketleri, imamın hareketlerini gösterdikleri için, bunlara uymak câiz olmaktadır. İmamı görmeyenlerin, imamın hareketlerini görebilmeleri için, caminin muhtelif yerlerine televizyon koymağa ihtiyaç yoktur. İmamın sesini duymayanların da, imamı görenlerin hareketlerine ve müezzinlerin seslerine uymaları lâzımdır. Bu kolaylıklar varken, camilere televizyon ve hoparlör koymak, İslâmiyetin bildirdiğini beğenmeyip, kendi aklına göre ibadet yapmak olur. Bu ise bir Müslümanın yapacağı şey değildir.

Minarelere hoparlör koymak da böyledir. İmamın, son sünneti, farzı kıldığı yerde kılması mekruhtur. Biraz sağda veya solda kılar. Namazdan sonra, kıbleye karşı oturması da mekruhtur. İlk safta imama karşı namaz kılan yoksa, cemaate karşı oturmalıdır. Namaz kılan varsa sağa veya sola dönmelidir. Cemaat için ve yalnız kılan için, bunlar mekruh değildir. Son sünneti başka yerde, hatta evlerinde kılmaları daha iyi olduğu (İmdâd)da, ezandan önce yazılıdır. Farz namazları kılınca, safları bozmak müstehabdır. (Tam İlmihal s. 254)

Haramdan sakınmak, farzları yapmak
Sual: İbadet etmek neye denir? İbadet yapmayanlara mesela namazını kılmayanlara karşılık olarak bildirilen Cehennemde yanmaktan kurtuluş yolu, imkanı var mıdır?

Cevap: Allahü teâlânın emirlerine (Farz), yasak ettiği şeylere (Haram) denir. Farzları yapmağa, haramdan sakınmağa (İbadet etmek) denir. Allahü teâlâ, ibadet yapanları sever. Bunları ahirette Cennete sokacağını, sonsuz nimetler vereceğini Kur'ân-ı kerimde bildiriyor. Kur'ân-ı kerim Allah kelamıdır. İnsan sözü değildir. Haram işleyen, Cehennemde yanacaktır. Haramlar derece derecedir. Büyük haramın cezası çok olacaktır. Büyük haramlardan biri, beş vakit namazdan birini vaktinde kılmamaktır. Namazın farz olduğuna inanmayan (Kâfir) olur. Kâfir, Müslüman değildir. Cehennemde sonsuz yanacaktır. İnanıp da, tembellikle kılmayan, kâfir olmaz. Buna (Fasık) denir. Fasık, yine Müslümandır.

Haram işlediği için, bir müddet Cehennemde yanacaktır. Bir namazı vaktinde kılmayanın bunu kaza etmesi farzdır. Kaza etmezse, bir namaz için seksen hukbe yanacaktır. Hiç bir ibadeti, hiçbir iyiliği onu Cehennemden kurtarmaz. Yalnız, bir Müslümana, bir farzı öğretirse, bu azabtan kurtulur. Fakat, bunun hem kaza kılması, hem de haram işlemekle meşhur olmaması lâzımdır. Meselâ, kadınların başı, saçı, kolu, bacağı açık sokağa çıkması haramdır. Buna nasihat vererek veya Ehl-i sünnet aliminin yazmış olduğu doğru bir din kitabı vererek, haram işlemesine mâni olanın bütün günahları af olur. Fakat, kendisinin bir haram işlememesi lâzımdır. Ancak bunun kaza borçları af olur. Cehennemde yanmaktan kurtulur. (Hakîkat Kitâbevi)nin bütün kitapları doğrudur.] (Tam İlmihal s. 98)

***

Sual: Adak kimin için yapılır, evliya için de adak yapılabilir mi veya böyle bir adak yapılırsa nasıl yapılır?

Cevap: Şarta bağlı olarak evliyaya adak yapmak, kendini, günahı çok, dua etmeye yüzü yok bilerek, mübarek birini vesile edip, Allahü teâlâya yalvarmak demektir. Mesela; "Hastam iyi olursa veya şu işim hasıl olursa, sevabı Seyyidet Nefîse hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasin okumak veya bir koyun kesmek nezrim olsun" deyince, bu dileğin kabul olduğu çok tecrübe edilmiştir. Burada, Allahü teâlâ için Kur'ân-ı kerim okunup veya koyun kesip, sevabı Seyyidet Nefîse hazretlerine bağışlanmakta, onun şefaati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifa vermekte, kazayı, belayı gidermektedir.

Adanan koyunu, hayvanı mezar başında kesmek haramdır. Hiçbir mezarın yanında kesmemelidir. Puta tapanların put yanında kesmelerine benzememelidir. İbni Âbidînin nafile namazları adak yaparak kılmayı anlatırken bildirdiği hadîs-i şerife göre, bir dilek için adak edilen bir ibadet, o dileği hasıl etmez. Bu ibadet, o dileğin hasıl olması için yapılmaz. Allahü teâlâ, o ibadetten dolayı veya sevdiği bir kuluna yapılan bir iyilikten dolayı, merhamet ederek, o dileği kabul etmekte ve ihsanda bulunmaktadır.

***

Sual: Gayr-i müslimler de hayatta iken işledikleri günahların karşılığını, cezasını dünyada görürler mi?

Cevap: Günah, Allahü teâlânın emirlerini yapmamak, yasak ettiklerinden sakınmamak demektir. Ancak bu emir ve yasaklar, Müslümanlaradır, imanı olanlaradır. Allahü teâlâ, imanı olmayanları, kafirleri, emir vermekle, ibadet ettirmekle şereflendirmedi. Onlar, hayvanlar gibi, her istediklerini yapar ve günah olmaz. Bunlar, ibadet yapmadıkları, günah işledikleri için, dünyada azap çekmezler. Her türlü nimete kavuşurlar. İstediklerini, çalıştıklarını elde ederler. Yalnız, zalim olanları, mahluklara eziyet verenleri, dünyada cezalarını çeker. Kâfirlere, yalnız bir emir verilmiş, onlardan yalnız bir şey istenilmiştir. Bu bir emir, iman etmeleri, Müslüman olmalarıdır. Kâfirler, bu emri dinlemedikleri için, biricik suç işlemiş oluyorlar. Fakat bu suç, en büyük suçtur. Bu suçun cezası, pek büyük, çok acı ve sonsuzdur. Dünyada böyle ceza olamaz. Bu sonsuz ceza, bunlara, ahirette, Cehennemde verilecektir.

4 Mayıs 2019 Cumartesi

İnsan hasta olmamaya dikkat etmelidir
Sual: Bir hastalığa yakalanan kimsenin, doktor, ilaç gibi maddi sebeplerin yanı sıra, dininin bildirdiği manevi sebeplere yapışmasının faydası olur mu?

Cevap: İnsan hasta olmamaya dikkat etmelidir. Bunun için de, İslâmiyete uygun yaşamak lazımdır. İslâmiyete uymakta gevşek davranarak, hasta olan kimse, ilaç almalı, perhiz etmeli ve fakirlere sadaka nezir etmeli, adakta bulunmalı ve sık sık sadaka vermelidir.

Allahü teâlânın âdeti şöyledir ki, her şeyi sebeple yaratır. Bir şeye kavuşmak için, bu şeyin yaratılmasına sebep olan şeyi yapmak lazımdır. Her şeyin yaratılmasında müşterek, ortak olan manevi sebep, sadaka vermek, yetmiş kere, Estagfirullah min külli mâ kerihallah duasını okumaktır. Bu iki manevi sebep, maddi sebepleri bulmaya da yardım eder. Peygamber Efendimiz;

(Allahü teâlâ, her hastalığın ilacını yaratmıştır. Yalnız, ölüme çare yoktur),

(Hastalıkların başı, çok yemektir. İlaçların başı, perhizdir),

(Hastalarınızı, sadaka vererek tedavi ediniz!) buyurdu.

***
Sual: Cenazeyi yıkamak için cenaze sahibinden para almak veya istemek, dinen uygun olur mu?

Cevap: Cenazeyi parasız yıkamak çok sevaptır. Para istemek caiz ise de, parasız yıkayan başkası yok iken para istemek caiz olmaz. Cenaze taşımak, kabir kazmak ücreti de böyledir.

***
Sual: Yemek yerken, elini veya ağzını ekmeğe silmenin bir mahzuru olur mu?

Cevap: Tuzluğu, tabağı ekmek üstüne koymak, elini, bıçağı ekmeğe silmek mekruhtur. Bu ekmek yenirse, mekruh olmaz.

***
Sual: Suda boğularak ölen bir kimsenin cesedini tekrar yıkamak gerekir mi?

Cevap: Suda boğulan bir kimsenin cesedi de, üç kere yıkanır veya yıkamak niyeti ile, suda üç kere hareket ettirilir. Yağmurda cesedi ıslanan kimse de yıkanır. Meyyiti yıkamak, her dinde vardı. Âdem aleyhisselamı melekler yıkadı ve;

(Ölülerinizi böyle yıkayınız) dediler.

***
Sual: Malı olan bir kimsenin, bu malı çocuklarına miras bırakması mı yoksa hayatta iken hayır yerlerine, salih kimselere vermesi mi daha faziletlidir?

Cevap: Çocukları fasık olanın, günahlara dalanın, miras bırakmayıp, salihlere, dinin bildirdiği hayır yerlerine vermesi efdaldir. Çünkü, çocuklarının günaha işlemesine yardım etmemiş olur. Fasık yani açıkça günah işleyen çocuğa da, nafakadan fazla yardım yapmamalıdır.

***
Sual: Hulefâ-i râşidîni sevmemek, Resûlullah efendimizi üzmez mi? Hulefâ-i râşidînin üstünlüğü nasıl anlaşılır?

Cevap: İmam-ı Rabbani hazretleri Mektûbât kitabının birinci cildi 266. mektupta buyuruyor ki: Hulefâ-i râşidîni sevmemek yolu ile, Peygamber "sallallahü aleyhi ve sellem"i incitmek, imâm-ı Hasan'ı ve Hüseyin'i "radıyallahü anhümâ" sevmemek yolu ile incitmek gibidir. Peygamberimiz "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki, (Eshâbımı incitmekte, Allahü teâlâdan korkunuz! Benden sonra, onları kötü bilmeyiniz. Onları seven, beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden, bana düşmanlık etmiş olur. Onları inciten, beni incitir. Beni inciten de, Allahü teâlâya eziyet etmiş olur ki, buna azab eder). Ahzâb sûresi, elliyedinci âyetinde mealen, (Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine "sallallahü aleyhi ve sellem" eziyet edenlere dünyada ve ahirette lanet olsun!) buyuruldu.

Büyük İslâm âlimi, Sa'deddîn-i Teftâzânî (Akâid-i Nesefiyye) şerhinde, (Bu üstünlük sırasında insaf etmelidir) diyorsa da, onun bu sözü, insafsızdır ve şüphe etmesi yersizdir. Çünkü büyüklerimiz diyor ki, burada üstünlük demek, sevabları daha çok demektir. İyilikleri, doğrulukları ile, herkese faydalı olmasının çokluğu demek değildir. Aklı olan, bunlara kıymet vermez. Sahâbe-i kirâm ve Tâbi'în-i ızâm, bize imâm-ı Ali'nin "radıyallahü anh" iyiliklerini gösteren, o kadar hâller ve hâdiseler bildiriyor ki, başka hiçbir Sahâbîden bu kadar bildirmediler. Bununla beraber, yine onlar, üç halifenin daha yüksek olduğunu bildirmiştir. Görülüyor ki, üstün olmağa sebep, faziletlerin, menkıbelerin çok olması değildir.

Üstünlük başka sebepten ileri gelmektedir. Bu sebebi anlayanlar ancak, vahyi, meleğin gelmesini görmekle şereflenen, seçilmiş bahtiyarlardır. Bunlar, üstünlük sebeplerini açıkça veya işaretle görüp anlamıştır. Onlar da, Peygamberimizin Eshâb-ı kirâmıdır "aleyhi ve aleyhimüssalevâtü vetteslîmât". O hâlde, (Akâid-i Nesefî) şârihinin, (Üstünlükten maksat, sevabların çokluğu ise, bu üstünlük sırasında şüphenin yeridir) demesi yersizdir. Çünkü bu üstünlük sırası, İslâmiyetin sâhibi tarafından açıkça bildirilmeseydi, o zaman şüphenin yeri olurdu. Bildirildikten sonra, niçin şüphe ediyor? Eshâb-ı kiram, bu üstünlüğü açıkça veya işaretle anlamasalardı, hiç bildirirler miydi? Dördünü de beraber bilen ve aralarında üstünlük aramak lüzumsuzdur diyenlerin, bu sözü lüzumsuzdur. Din büyüklerinin söz birliğine, lüzumsuz lâf demekten daha lüzumsuz, daha boş lâf olur mu? Yoksa, üstün kelimesi mi, onların böyle boşu boşuna söylemesine yol açıyor.

Muhyiddîn-i Arabînin, (Hilâfetlerin sırası, ömürlerinin sırasına göre idi) demesi de, müsavi olmalarını göstermez. Çünkü halifelik başkadır, üstünlük başkadır. Bu sözü, üstünlük bakımından söyledi dersek, yine güvenilecek, şahit tutulacak bir söz olmayıp, onun hatalı sözlerinden biri olmuş olur. Onun, Ehl-i sünnet âlimlerinin sözlerine uymayan birkaç keşfi, buluşları, doğru değildir. Böyle sözlere ancak, ruhları hasta, kalpleri bozuk olan veya her şeyi körü körüne taklid eden uyar. (Mektûbât Tercemesi s. 376)

Elinde çatlak, egzama olanın abdesti
Sual: Elinde veya diğer abdest uzuvlarında egzama olan bir kimse, su ile abdest alması kendisine zarar verirse, ne yapması gerekir?

Cevap: Bu konuda Halebîde deniyor ki:

"Bir veya iki elinde çatlak, egzama veya başka yara olup, bunları ıslatmak zarar verirse, bu kimse abdest alamaz. Bu sebepten abdest alamayan kimseye, hatır ile veya para ile başkasının abdest aldırması, İmâm-ı a'zam hazretlerine göre müstehabdır. Başkasından yardım istemeden teyemmüm edip kılarsa, namazı kabul olur. Yardımcı veya para bulamazsa, teyemmüm etmesi, imâmeyne göre de, caiz olur."

Bundan anlaşılıyor ki, yaralı eline eldiven takıp, eldiven ile abdest alabilirse, böyle abdest alması lazım olur.

***

Sual: Namazı abdestsiz kıldığını hatırlayan bir kimse ne yapar?

Cevap: Namazı abdestsiz kılan bir kimse, abdestsiz olduğunu hatırlayınca, namazı iade eder.

***

Sual: Dişlerde meydana gelen kireçlenmeler sebebiyle, buraların altına su ulaşmıyor. Bu sebepten dolayı başka bir mezhebi taklit etmek gerekir mi?

Cevap: Dartr veya kefeki denilen ve dişlerin dibinde hasıl olan kireçlenmeler, salgılardan, kendiliklerinden hasıl oldukları için ve buna mani olan çare, ilaç bulunmadığı için, bunların mevcut olmasında zaruret vardır. İzale edilmesinde harac olanlar, derideki çıbanın, yaranın üstündeki zar, kabuk gibi olup, altlarını yıkamak, dört mezhepte de lazım olmaz. Bunun için, başka mezhebi taklit lazım olmaz.

***

Sual: Guslederken, ağzına ve burnuna su vermeyi unutup, bu gusül ile namaz kılan kimse, sonra ağzına su vermediğini hatırlarsa nasıl hareket eder?

Cevap: Guslederken ağzını veya vücudundaki başka yerini yıkamayı unutup, namaz kılan kimse, sonra bunu hatırlarsa, sadece orasını yıkayıp farzı tekrar kılar.

***

Sual: Gusül ve abdestin vacipleri de var mıdır?

Cevap: Abdestin ve guslün vacipleri yoktur. Guslün sünnetleri, abdestin sünnetleri gibidir. Yalnız gusülde, abdestteki sıra ile yıkamak, sünnet değildir. Müstehabları da, aynı olup yalnız, gusülde kıbleye dönülmez ve dua okunmaz. Yalnız besmele çekilir ve kelime-i şehadet söylenir.

***

Sual: Denize veya havuza girip çıkmakla gusül abdesti alınmış olur mu?

Cevap: Havuzda, nehirde, denizde, yağmur altında ıslanan, ağzını ve burnunu da yıkasa, abdest ve gusül almış olur.

***

Sual: Mutlak suya sıvı haldeki bir şeyin karışması durumunda bu sular temizleyici olarak kullanılabilir mi? Gasp edilen suyla abdest alınır mı?

Cevap: Küçük havuza mâyı [sıvı] hâlinde bir temiz cisim karışınca, bu sıvının üç sıfatı da suya benzemiyorsa, karışımın iki sıfatı bozulursa, mukayyed olur. Biri değişirse, mukayyed olmaz. Sirkeli su böyledir. Bir veya iki sıfatı suya benziyorsa, karışımda, suyun benzemeyen bir sıfatı değişince, mukayyed olur. Sütlü su böyledir. Çünkü, kokusuz olmaları benziyor. Kavun suyu karışan su da böyledir. Çünkü, renksiz ve kokusuz olmaları benziyor. Üç sıfatı da suya benziyorsa, karışan sıvı miktarı sudan çok veya müsavi ise, mukayyed olup, abdest ve gusül câiz olmaz. Müstamel [abdestte, gusülde kullanılmış] suyun karışması böyledir. Müstamel su, temiz kabul edildiğine göre, böyledir. Müstamel suyun küçük havuza, kurnaya akması ve abdestsizin elini, ayağını sokması veya kendi girmesi hep aynıdır. İçine su akmayan küçük havuzdan abdest alanların derisine değen su miktarı, yarısı olduğu ve havuza, az da olsa, necaset düştüğü bilinmedikçe, buradan abdest almak câiz olur. Her gün suyu değiştirilen küçük havuzda birçok kimseler abdest alsa ve müstamel suları havuza tekrar düşse, câiz olur. Fakat, bu havuza, pek az da necaset düşerse, abdest almak, câiz olmaz. Bazı âlimlere göre, küçük havuza, bir uzuv sokulup yıkanınca, bütün havuz, müstamel su olur. Bunun için, su bol olan yerlerde, uzuvları havuzda yıkamamalı, havuzdan avuçla su alıp, dışarda yıkamalıdır. Suyu olmayan yerlerde câiz diyen âlimlere göre, havuzda abdest ve gusül alınabilir.

Gasp edilen su ile abdest sahih ise de, haramdır. (Tam İlmihal s. 160)

***


Sual: Mutlak suya temiz bir şeyin karışması durumunda bu sular mukayyed su mu olur?

Cevap: Mutlak suya, temiz bir şey karışınca, karışan şey, sudan fazla ise, su mukayyed olur. Karışan şeyin fazla olması dört türlü olur: Birincisi, katı şeyin meselâ süngerin, otun suyu tamam emmesi ile olur. İkincisi, sabun gibi temizleyici maddelerden olmayan bir şeyin, su ile ısıtılması ile olur. Et suyu, bakla suyu böyledir. Bu hâlde, suyun üç sıfatı değişmese de ve su akıcılığını gayb etmese de, mukayyed su olur. Sabun, sedir gibi temizleyici madde ile ısıtılan su, akıcılığını gayb ederse, mukayyed olur. Üçüncüsü, bir katı cismin suya soğukta karışmasıdır. Karışan madde, suyun ismini değiştirirse, koyu olmasa da, mukayyed su olur. Safranlı su, demir sülfatlı [zaclı] su boyacılıkta, mazılı su dabakcılıkda kullanılacak kadar madde erimiş ise, böyledir. Hurma nebîzi de böyledir. Hurma, kuru üzüm soğuk suda bırakılır. Şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtılır. Soğuyunca süzülür. Bu sıvıya nebîz denir. Isıtmadan süzülürse, nakî olur. Suyun ismi değişmediği zaman, su koyu olursa, akıcılığı kalmazsa, mukayyed olur. Akıcılığı kalırsa, üç özelliği değişse bile, temiz kalır. İçine safran düşerek boyanmış su, fasulye, nohut, yaprak, meyve ve otların soğuk suda kalarak, rengi veya kokusu, tadı değişen su, böyledir. Doymuş tuz eriyikleri ile abdest ve gusül câiz değildir. Dördüncüsü, suya mâyı (sıvı) hâlinde bir maddenin karışmasıdır. (Tam İlmihal s. 160)

Din adamının kötüsü olur mu?
Sual: Her şeyin iyisi kötüsü olduğu gibi, din adamı olarak bilinenlerin içinde de kötüsü olabilir mi?

Cevap: Bir din adamı, hangi asırda bulunursa bulunsun, Peygamberin ve Eshâbının bildirdiklerine uymazsa, sözleri, işleri, itikadı, inanışı bunların bildirdiklerine uygun olmazsa, nefsine, düşüncelerine uyarak İslâmiyetin dışına taşarsa, aklına uyarak İslâmiyetin inceliklerine karşı gelir, anlayamadığı bilgilerde dört mezhebin dışına taşarsa, bu kimsenin kötü din adamı olduğu anlaşılır. Allahü teâlâ bunun kalbini mühürlemiştir. Gözleri hak yolu göremez. Kulakları doğru sözü işitemez. Buna, kıyamette büyük azap vardır. Allahü teâlâ, bunu sevmez. Bunun gibi olanlar, Peygamberlerin düşmanıdırlar. Bunlar, kendilerini doğru yolda sanır. Yaptıklarını beğenirler. Hâlbuki, bunlar şeytanın yolundadırlar. Bunlardan aklını toparlayıp doğruya dönebilen çok azdır. Bunların her sözü tatlı olur. Yaldızlı olur. Faydalı görünür. Hâlbuki, düşündükleri, beğendikleri şeyler hep kötüdür. Ahmakları aldatarak kötü yola, felakete sürüklerler. Sözleri, kar yığınları gibi parlak, lekesiz görünür. Fakat, hakikat güneşi karşısında eriyip giderler.

Allahü teâlânın kalplerini kararttığı ve mühürlediği bu kötü din adamlarına Bidat ehli, yani mezhepsiz din adamı denir. Bunlar, itikatları ve amelleri, Kur'ân-ı kerime ve hadîs-i şeriflere ve icma-ı ümmete uymayan kimselerdir. Bunlar doğru yoldan sapmış olup, Müslümanları da felakete sürüklemektedirler. Bunlara uyanlar, Cehenneme gideceklerdir. Selef-i salihin zamanında ve sonra gelen din adamları arasında böyle bozuk olanlar çok vardı. Müslümanlar arasında bunların bulunması, insanın bir uzvunun kangren olmasına benzer. Bu yarayı yok etmedikçe, sağlam kısımlar felaketten kurtulamaz. Bunlar, bulaşıcı hastalık mikrobu taşıyan hastalar gibidir. Bunlara yaklaşanlar zarar görür. Bunların zararına yakalanmamak için yanlarına yaklaşmamak lazımdır. Peygamber efendimiz;

(Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü insanların en kötüsüdür) buyurdu.

Bu hadîs-i şerif gösteriyor ki, Ehl-i sünnet âlimi, insanların en iyisi, mezhepsizler de en kötüsüdür. Birinciler, insanları Resûlullaha uymaya, ikincileri, kendi sapık düşüncelerine uymaya sürüklerler.

***

Sual: Evliya-yı kiram, Peygamberlerin vârisleri olduğundan onların kalbine bağlanan da Allahü teâlâdan gelen feyzlere kavuşabilir mi?

Cevap: Peygamberler "aleyhimüsselâm", Allahü teâlânın yeryüzünde halifeleridir. Evliya-yı kiram, Peygamberlerin vârisleri oldukları için, onlar da bu şereften pay almışlar, mübarek kalpleri, Allahü teâlânın aynası olmuştur. (Sâd) sûresinin yirmialtıncı ve (En'âm) sûresinin yüzaltmışbeşinci âyet-i kerimeleri ve benzerleri, bu sözümüzün vesikalarıdır.

Olgun bir Velinin "rahime-hullahü teâlâ" kalbine bağlanan bir Müslüman, onun mübarek kalbi vasıtası ile Allahü teâlâdan gelen feyzlere kavuşur. Deylemîde ve Künûz-üd-dekâıkde "rahmetullahi alâ müellifeyhimâ" yazılı hadîs-i şerifte, (Ehli arasında bir alim, ümmeti arasındaki Peygamber gibidir) buyuruldu. Kalbin feyzlere, marifetlere kavuşmasında, Allah adamının diri ve ölü olması arasında hiç fark yoktur. Onun kemâlâtı, ruhaniyetinden hiç ayrılmaz. Ruhaniyet de, zamana ve mekana ve ölülüğe ve diriliğe bağlı değildir. Şartlar mevcut ise, her nerede olursa olsun, diri olsun, ölü olsun, Allah adamlarına bağlanan, yani onları seven ve hatırlayan Müslümanlar, hemen feyz ve marifete kavuşurlar. Bunların ruhlarının tasarrufları, Allahü teâlânın tasarrufu ile olduğuna inanmak lâzımdır.

İnsan, Allahü teâlâdan vasıtasız feyz almağa kâdir olmadıkça, Allahü teâlânın sevdiği, Allahü teâlâdan feyz alıp, talebesine verebilen bir vâsıtaya muhtaçtır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 246)

***

Sual: Peygamber olmadan, akıl ile her şeyi anlamak mümkün değil midir?

Cevap: Konuyla alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Peygamberlik makamı aklın ve düşüncenin dışındadır, üstündedir. Aklın eremeyeceği, anlayamayacağı çok şeyler vardır ki, bunlar Peygamberlik makamında anlaşılır. Her şey akıl ile anlaşılabilseydi, Peygamberler gönderilmezdi. Ahiret azapları, Peygamberler göndererek bildirilmezdi. İsrâ sûresinin 15. âyetinde mealen; (Biz, Peygamber göndererek bildirmeden önce, azap yapıcı değiliz) buyuruldu. Akıl çok şeyi anlar. Fakat, her şeyi anlayamaz. Anlaması da, kusursuz değildir. Çok şeyleri, Peygamberler bildirdikten sonra anlamaktadır. Peygamberlerin gelmesi ile, insanların özür ve bahane yapmaları önlenmiştir. Nisâ sûresinin 164. âyetinde mealen; (Peygamberleri, müjde vermek için ve korkutmak için gönderdim. Böylece, insanların Allahü teâlâya özür, bahane yapmaları önlendi) buyuruldu.

Akıl, dünya işlerinde bile çok kere yanılmaktadır. İslâm bilgilerini, böyle bir akıl ile tartmaya kalkışmak doğru olamaz. İslâm bilgilerini akıl ile inceleyip, akla uygun olup olmamasına bakmak, aklın hiç yanılmaz olduğuna güvenmek olur ve Peygamberlik makamına inanmamak olur. Böyle bozuk iş yapmaktan Allahü teâlâ hepimizi korusun! Önce, Peygambere inanmak, Allahın Peygamberi olduğunu tasdik etmek lazımdır. Böylece, Onun bildirdiklerinin hepsinin doğru oldukları kabul edilmiş olur. Şüphelerden kurtuluş nasip olur. Dinin temeli, Peygambere inanmaktır. Peygamberin Allah tarafından gönderildiğini, hep doğru söylediğini aklın kabul etmesidir. Akıl, bu temel bilgiyi kabul edince, Peygamberin bildirdiklerinin hepsini kabul etmiş olur. Peygamberin Allah tarafından gönderildiğini, Allahın bildirdiklerini haber verdiğini kabul etmemiş olan bir akla din bilgilerini birer birer inandırmak çok güç olur. Aklın Peygambere kolay inanması ve kalpte tam iman hasıl olması için en yakın yol, Allahü teâlâyı zikretmektir. Ra'd sûresinin 30. âyetinde mealen; (İyi biliniz ki, kalpler, Allahü teâlânın zikri ile itminana, rahata kavuşur!) buyuruldu. Yani, tam imana kavuşur. Düşünerek, akıl ile ölçerek, bu yüksek makama kavuşmak, güç, hem de çok güçtür."

Mevlid kasidelerini okumak, dinlemek
Sual: Peygamber efendimizin hayatını, doğum zamanındaki halleri, anlatan şiir şeklindeki kasideleri okumanın, okutmanın ve dinlemenin, dinimiz açısından bir mahzuru var mıdır?

Cevap: Dünyanın her tarafındaki Müslümanlar, her sene, Peygamber efendimizin dünyayı şereflendirdiği geceyi, mevlid kandili olarak kutlamakta, bu gece ve her zaman Mevlid kasideleri okunarak Resûlullah efendimiz hatırlatılmaktadır. Hadîs-i şerifte;

(Allahü teâlâ bir kuluna yazı ve söz sanatı ihsan ederse, Resûlullahı övsün, düşmanlarını kötülesin!) buyuruldu.

İslâm memleketlerinde mevlid kasidelerinin okunması, bu hadîs-i şerifteki emre uygun bir ibadet olmaktadır. Mevlid okumaya karşı gelen bir kimse, Resûlullah efendimizin ve Eshâb-ı kiramın yaptıkları bir şeyi beğenmemiş olduğu gibi, bu hadîs-i şerife de karşı gelmektedir. İbni Battâl mâlikî hazretleri buyuruyor ki:

"Mevlid gecesinde sadaka vermek, Müslümanları toplayıp caiz olan şeyleri yedirmek, caiz olan şeyleri okutup dinletmek, salih kimseleri giydirmek, bu geceye hürmet etmek olur. Bunları Allah rızası için yapmak caizdir ve çok sevap olur. Bunları yalnız fakirler için yapmak şart değildir. Fakat, muhtaç olanları sevindirmek daha sevap olur. Zamanımızda olduğu gibi, toplantıda sarhoş edici şeyler kullanılırsa, kadın erkek karışık olursa ve şehveti tahrik eden şiir ve şarkılar okunursa, çalgı, ney, dümbelek gibi lehv aletleri çalınırsa, çok günah olur."

Böyle haram şeyleri, ibadet olarak ve ibadet arasında yapmanın günahı kat kat ziyade olur. Böyle haramlara, İslâm müziği diyenlere aldanmamalıdır. Abdil-Melik Kettânî hazretleri de buyuruyor ki:

"Mevlid günü ve gecesi, mübecceldir, mukaddestir, mükerremdir. Şerefi, kıymeti çoktur. Resûlullah efendimizin varlığı, vefatından sonra, Ona tabi olanlar için, kurtuluş vesilesidir. Onun mevlidi, doğumu için sevinmek, Cehennem azabının azalmasına sebep olur. Bu geceye hürmet etmek, sevinmek, bütün senenin bereketli olmasına sebep olur. Mevlid gününün fazileti, Cuma günü gibidir. Cuma günü, Cehennem azabının durduğu, hadîs-i şerifte bildirildi. Bunun gibi, mevlid gününde de azab yapılmaz. Mevlid geceleri sevindiğini göstermeli, çok sadaka, hediye vermeli, davet olunan ziyafetlere gitmelidir."

***

Sual: Mevlid kandilinin dinimizdeki yeri nedir ve niçin kutlama yapılmaktadır?

Cevap: Mevlid gecesi; Rebî'ul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Dünyadaki bütün insanlara Peygamber olarak gönderilen, Muhammed aleyhisselamın doğduğu gecedir. Bu gece, Kadir gecesinden sonra, en kıymetli gecedir. Bu gece, Peygamber efendimiz doğduğu için sevinenler affolur. Bu gece, Resûlullah efendimizin doğduğu zamanlarında görülen halleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Kendileri de anlatırdı. Bu gece, Eshâb-ı kiram da, bir yere toplanıp, okurlar, anlatırlardı. Bütün Müslümanlar da, her sene, bu geceyi, mevlid kandili olarak kutlamakta, Mevlid kasideleri okunarak Resûlullah efendimiz hatırlatılmaktadır.

Mevlid, doğum zamanı demektir. Peygamber efendimiz, nübüvvetten sonra, her yıl, bu geceye ehemmiyet verirdi. Her Peygamberin ümmeti, kendi Peygamberinin doğum gününü bayram yapmıştı. Bugün de, Müslümanların bayramıdır, neşe ve sevinç günüdür.

Adem aleyhisselam ve her şey, Onun şerefine yaratılmıştır. Arş ve gökler, Cennetler üzerine, mübarek ismi yazılmıştır. Ona Muhammed adını, dedesi Abdülmuttalib koydu. Onun adının yer yüzüne yayılacağını, herkesin Onu medhedeceğini rüyada görmüştü. Muhammed, çok medholunan demektir.

Resûlullah efendimiz, mevlid gecelerinde Eshâbına ziyafet verir, dünyaya teşrif ettiği ve çocukluğu zamanında olan şeyleri anlatırdı. Hazret-i Ebû Bekir, halife iken, mevlid gecesinde, Eshâb-ı kiramı toplayıp, Resûlullah efendimizin dünyaya teşrifindeki olağanüstü halleri konuşurlardı.

Doğum gününe önem vermeyi Hristiyanlar, Müslümanlardan öğrenip almışlardır. Dünyanın her yerindeki Müslümanlar, Peygamber efendimizin ve Eshâb-ı kiramın yaptıkları gibi, mevlid gecesinde, Resûlullah efendimizi anlatan kitapları okurlar ve bu gecede şenlik yapar, sevinirlerdi. İslâm âlimleri, bu geceye çok önem vermişlerdir. Bu geceyi bütün mahluklar, melekler, cin, hayvanlar ve cansız maddeler, birbirlerine müjdelemekte, Resûlullah efendimiz dünyaya teşrif etti diye sevinmektedirler. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri;

"Mevlid okunan yerden belalar, sıkıntılar gider" buyurmuştur. Mevlidi, şiir olarak okumanın, daha tesirli ve faydalı olduğu kitaplarda yazılıdır.