8 Eylül 2019 Pazar

Resûlullahın mübarek kabrini ziyaret etmek
Sual: Resûlullah efendimizin mübarek kabrini nasıl ziyaret etmelidir? Medine'ye girerken ihrama girilir mi?

Cevap: (Dürr-ül-muhtâr)da diyor ki, (Farz olan hac önce yapılmalı, sonra Medine ziyaret edilmelidir. Ziyareti önce yapmak da caizdir. Nafile hac yaparken, önce, yolun düştüğü şehre gidilir. Medine'ye girince, yalnız kabr-i Nebiyi "aleyhisselâm" ziyareti niyet etmelidir. Mescid-i Nebide bir namaz, başka yerlerdeki bin namazdan daha üstündür. Oruç, sadaka, zikir ve Kur'ân-ı kerim okumak gibi ibadetler de böyledir. Medine'ye girerken ihrama girilmez. Mekke'de ihramlı iken olan yasaklar, Medine'de yasak değildir. Kadınların da, tenha zamanlarda, örtülü olarak ziyaret etmeleri caizdir).

(Merâkıl-felâh)da ve haşiyesinde diyor ki, (Medine şehri uzaktan görülünce, salat ve selam getirilir. Sonra, (Allahümme hâzâ harem-ü Nebiyyike ve mehbıt-ü vahyike femnün aleyye biddühûl-i fîhi vec'alhü vikâyeten lî minennâr ve emânen minel azâb vec'alnî minelfaizîne bi-şefâ'atil-Mustafâ yevmelmeâb) denir. Şehre veya mescide girmeden önce gusül abdesti alınır. Güzel ve alkolsüz koku sürünülür. Yeni, temiz elbise giyilir. Şehre yürüyerek girmek iyi olur. Eşyalarını bir yere yerleştirdikten sonra, o yerlerin kıymetini ve yüksekliğini düşünerek, boynu bükük, kalbi kırık olarak; (Bismillâh ve alâ Milleti Resûlillah) der ve hicret gecesi gelmiş olan (İsrâ) sûresinin sekseninci âyetini ve namazda okunan salevat-ı şerifleri okuyarak ve (Vagfir lî-zünûbî veftah lî ebvâbe rahmetike ve fadlike) diyerek mescide gelir. Bab-ı selamdan veya bab-ı Cibril'den mescide girip, minber yanında iki rekât (Tehıyyetül-mescid) namazı kılar. Minberin direği sağ omuzu hizasına gelmelidir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" burada kılardı. İki rekât da şükür namazı kılar. Duadan sonra, kalkıp edeple Hucre-i saadete gelir. Muvâcehe-i saadet duvarına karşı, arkasını kıbleye dönerek, Resûlullahın mübarek yüzüne karşı, iki metre kadar uzakta, edeple durur. Resûlullahın kendisini gördüğünü, selâmını, dualarını işittiğini ve cevap verdiğini, amin dediğini düşünür. (Esselâmü aleyke yâ seyyidî, yâ Resûlallah...) diyerek kitaptaki uzun duayı okur. Emanet olan selamları söyler. Sonra salevat okuyup, dilediği duayı yapar. Sonra yarım metre sağa gelip, (Esselâmü aleyke yâ halîfete Resûlillah...) diye başlayan kitaptaki uzun duayı okuyarak hazret-i Ebû Bekre selam verir. Sonra, yarım metre sağa gidip, hazret-i Ömer'e de kitaptaki uzun duayı okuyarak selam verir. Sonra kendine ve ana babasına ve dua etmesini istemiş olanlara ve bütün Müslümanlara dua eder. Sonra yine Resûlullahın mübarek yüzü karşısına gelir. Kitaptaki duayı okur ve dilediği duaları da yapar. Sonra Ebû Lübabe hazretlerinin kendini bağlayarak tövbe etmiş olduğu direğe gelir. Burada ve Ravda-i mutahherada nafile, kaza kılar. Tevbe ve dua eder. Dilediği zamanlarda (Mescid-i Kuba) ve (Mescid-i kıbleteyn), Uhud şehitleri ve Baki'deki mezarları ve birçok meşhur mübarek yerleri de ziyaret etmelidir). (Tam İlmihal s. 348)

***

Sual: Hac yaptıktan sonra Resûlullah efendimizin kabrini ziyaret etmek gerekir mi? Resûlullah efendimizin mübarek kabri, Mescid-i Nebinin içerisinde midir?

Cevap: Hac yaptıktan sonra, Medine-i münevvereye gidip, Resûlullahın mübarek kabrini ziyaret etmek lâzım olduğu, (Eshâb-ı Kirâm) kitabının (Müslümanların iki gözbebeği) kısmının son sahifesinde uzun yazılıdır. (Hücre-i saadet), mescid-i şerifin kıble duvarının şark köşesine yakın olup, mihrapta kıbleye dönen kimsenin sol tarafında kalır. Minber ise, bu kimsenin sağ tarafındadır. Hücre-i saadet ile minber arasına (Ravda-i mutahhera) denir. Hücre-i saadet, iç içe iki duvarla çevrilmiştir. İç duvarın tavanının ortasında bir delik vardır. Dış duvar, mescidin tavanına kadar yüksek olup, üzerindeki yeşil kubbe uzaklardan görünür. Dış duvarların ve dışardaki yüksek parmaklığın etrafı (Sitare) denilen birer perde ile örtülüdür. Duvarların içine kimse giremez. Çünkü, kapıları yoktur. (Mir'ât-i Medîne)nin 384. cü sahifesinde diyor ki, Mescid-i saadet yapılırken, eni 60 zrâ [25 metre], boyu 70 zrâ [29 metre] idi. Bedir gazâsından iki ay evvel, yani ikinci senenin Receb ayında, Kıblenin Kâbe cihetine tahvili emir olununca, kapısı cenup duvarından şimal duvarına alınırken, mescidin tülü ve arzı yüzer zrâ [42 metre] yapıldı. Bu kapıya (Bâbüt-tevessül) denir. Velîd bin Abdülmelikin ve üçüncü Abbasi halifesi Mehdinin "rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma'în" 165 [m. 781] de yaptırdıkları tamirde mescidin tülü 126, arzı da 76 metre oldu. Vehhabiler 1375 [m. 1955] senesinde genişletip, tülü 128, arzı 91 metre oldu. Mescid-i Nebideki tarihi isimleri değiştirip, Vehhabilerin isimlerini koydular.

Mescid-i Nebinin beş kapısı var idi. Bunlardan: İkisi garp duvarında olup, kıbleye yakın olana, (Babüsselam), şimal köşesine yakın olana, (Babürrahme) denir. Şark duvarının, kıble tarafında kapı yok idi. Şark duvarında, Babürrahme karşısında (Babül Cibril) vardır. (Tam İlmihal s. 348)

Uzun emelli olmanın sebepleri
Sual: Bir kimsenin, uzun emelli olmasına hangi sebepler tesir etmektedir?

Cevap: Tûl-i emelin, uzun emeller sahibi olmanın sebepleri; dünya zevklerine düşkün olmak, ölümü unutmak, sıhhatine, gençliğine aldanmaktır. Tûl-i emel hastalığından kurtulmak için, bu sebepleri yok etmek lazımdır. Ölümün her an geleceğini düşünmelidir. Sıhhatin, gençliğin ölüme mani olmadıklarını unutmamalıdır. Çocuklardaki, gençlerdeki ölüm sayısının yaşlılardaki ölüm sayısından çok olduğunu istatistikler göstermektedir. Çok hastaların iyi olup yaşadıkları, çok sağlam kişilerin çabuk öldükleri her zaman görülmektedir. Tûl-i emel sahibi olmanın zararlarını ve ölümü hatırlamanın faydalarını öğrenmelidir. Hadîs-i şerifte;

(Ölümü çok hatırlayınız. Onu hatırlamak, insanı günah işlemekten korur ve ahirete zararlı olan şeylerden sakınmaya sebep olur) buyuruldu. Eshâb-ı kiramdan Bera' bin Âzib hazretleri buyuruyor ki:

"Bir cenazeyi götürdük. Resûlullah efendimiz, kabir başına oturdu. Ağlamaya başladı. Mübarek gözyaşları toprağa damladı. Sonra;

(Ey kardeşlerim! Hepiniz buna hazırlanınız) buyurdu. Hadîs-i şeriflerde;

(İnsanlara vaiz olarak ölüm yetişir. Zenginlik isteyene, kaza ve kadere iman etmek yetişir.)

(İnsanların en akıllısı, ölümü çok hatırlayandır. Ölümü çok hatırlayan insana, dünyada şeref, ahirette yüksek dereceler nasip olur.)

(Allahü teâlâdan haya ediniz. Başkalarına kalacak olan şeyleri toplamakla vaktinizi kaybetmeyiniz. Kavuşamayacağınız şeyleri ele geçirmek için uğraşmayınız. İhtiyacınızdan fazla binalar yapmakla hayatınızı harcamayınız.)

(Evlerinizi haram malzeme ile yapmayınız. Dininizin ve dünyanızın harap olmasına sebep olur) buyuruldu.

Üsâme bin Zeyd hazretleri bir ay sonra ödemek üzere yüz altına bir köle satın alınca, Resûlullah efendimiz;

(Siz buna hayret etmediniz mi? Üsâme tûl-i emel sahibi olmuş) buyurdu. Bir hadîs-i şerefte de;

(Cennete gitmek isteyen, uzun emel sahibi olmasın. Dünya işleri ile uğraşması ölümü unutturmasın. Haram işlemekte Allahtan haya etsin) buyuruldu.

Haram lezzetlerle yaşamak için uzun emel sahibi olmak haramdır. Mubahlarla lezzetlenmek için tûl-i emel sahibi olmak, haram değil ise de, iyi değildir. Çok yaşamayı değil, sıhhat ve afiyetle yaşamayı istemelidir.


***

Sual: Bir hadîs-i şerifte (Rabbim bana başka başka üç ilim bildirdi) buyruluyor. Bu ilimler nelerdir?

Cevap: İmâm-ı Kastalânînin (Mevâhib) kitabında yazılı olan mirac hadîsinde, (Rabbim bana başka başka üç ilim bildirdi. Birinci ilmi kimseye bildirme dedi. Çünkü, bu ilmi benden başka hiç kimse anlayamaz. İkinci ilmi, dilediğine bildirebilirsin dedi. Üçüncü ilmi, ümmetinin hepsine bildir dedi) buyuruldu. Görülüyor ki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Allahü teâlânın bana bildirdiği ilim, yalnız ümmetin hepsine bildirilmesi emir olunan ilimdir buyurmadı. Hak olan başka iki ilim daha bulunduğunu haber verdi. Resûlullahın, dilediğine bildirmesi için izin verilen, ikinci ilim (Vilayet) yani evliyalık, tasavvuf ilmidir. Bu ilim, İslâmiyetin bâtınını ve hakikatini bildirmektedir. Bu ilim, ancak takva ile elde edilir. Kehf sûresinde, Hızır aleyhisselam için, (Ona Bizden ilim verildi) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, (Vilayet ilmi)ni bildirmektedir. Herkese bildirilmesi emir olunan (Fıkıh bilgileri), Resûlullahın mübarek sözlerinden ve hareketlerinden alınmış olduğu gibi, vilayet marifetleri de, Onun mübarek kalbinden çıkıp, kalplere akmaktadır. Bunun içindir ki, Ebû Hüreyre "radıyallahü anh", (Resûlullahtan iki ilim aldım. Birisini sizlere bildirdim. İkincisini bildirmiş olsam, anlayamaz, beni öldürürsünüz) dedi. Birincisi, (İlm-i zâhir)dir. İkincisi (İlm-i bâtın)dır. Bunu ancak, Evliya ve Sıddîklar bilir. (Kıyâmet ve Âhiret s. 313)

Namazları birleştirerek kılmak
Sual: Hanefi mezhebindeki bir Müslüman, hiçbir zorluk yokken, diğer üç mezhepten birini taklit ederek, öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birleştirerek kılabilir mi?

Cevap: Konu ile alakalı olarak İbni Âbidînde buyuruluyor ki:

"Sefer yani yolculuk ve matar yani yağmur gibi bir özür olunca, öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı birlikte, cem ederek kılmak, Şafii mezhebinde caizdir. Hanefi mezhebinde ise caiz değildir. Hanefi mezhebindeki bir kimse, seferi yani yolcu iken, bir meşakkat, güçlük olmadığı halde, öğleyi ikindi vaktinde kılsa haram olur. İkindiyi öğle vaktinde kılsa hiç sahih olmaz. Şafii mezhebinde ise, ikisi de sahih olur. Kendi mezhebine göre harac yani meşakkat, güçlük olduğu zaman, kendi mezhebindeki ruhsatla amel etmesi caiz olur. Ruhsat ile de yapmakta meşakkat, güçlük olursa, başka bir mezhebi taklit etmek caiz ise de, o mezhepte, o ibadet için farz ve vacib olan şeyleri de yapması, müfsitlerden de sakınması lazımdır."

Bir işi, bir ibadeti yaparken başka bir mezhebi taklit eden kimse, kendi mezhebinden çıkmış ve mezhep değiştirmiş olmaz. Yalnız o işi yaparken diğer mezhebin şartlarına riayet etmesi lazımdır.

***

Sual: Din bilgileri öğrendiği, kendini din adamı olarak tanıttığı halde, kendini beğenen, kibirli olanlar oluyor. Böyle kibirli olanların, bu halden kurtulması mümkün değil midir?

Cevap: Kibre sebep olan ilmin ilacı iki şeyi bilmekle olur:

Birincisi, ilmin kıymetli, şerefli olması, salih, iyi niyete bağlıdır. İlmi, cehaletten ve nefsinin hevasından kurtulmak için öğrenmek lazımdır. İmam olmak, müftü olmak, din adamı tanınmak, herkesten üstün olmak için öğrenmemek lazımdır.

İkincisi, ilmi ile amel etmek ve başkalarına öğretmek ve bunları ihlas ile yapmak lazımdır. Amel ve ihlas ile olmayan ilim zararlıdır. Hadîs-i şerifte;

(Allah için olmayan ilmin sahibi Cehennemde ateşler üzerine oturtulacaktır) buyuruldu.

Mal, mevki ve şöhret için ilim sahibi olmak böyledir. Dünyalık ele geçirmek için ilim öğrenmek, yani dini dünyaya vesile etmek, altın kaşıkla necaset yemeye benzer. Dini dünya kazancına alet edenler, din hırsızlarıdır. Hadîs-i şerifte;

(Din bilgilerini dünyalık ele geçirmek için edinenler, Cennetin kokusunu duymayacaklardır) buyuruldu.

***

Sual: Allahü teâlâ, bütün günahları af eder mi, yoksa bunun bazı şartları var mıdır?

Cevap: Tegâbün sûresi onaltıncı âyetinde mealen, (Gücünüz yettiği kadar, Allahdan korkunuz!) buyuruldu. Furkan sûresi yetmişinci âyetinde mealen, (İman edip tevbe eden ve salih ameller işleyenlerin günahlarını sevaplara çeviririm. Allahü teâlâ günahları af edici, acıyıcıdır) buyuruldu. Vahşî, bu âyeti işitince, af için şartlar bildiriyor. Bu şartları yapamazsam korkarım. Bunun daha kolayı yok mudur dedi. Buna karşılık, (Allahü teâlâ, dilediği kullarının şirkten başka her şeyini af eder) mealindeki âyet geldi. Vahşî, bunu işitince, Allahü teâlâ, beni af etmek dilemezse, ne yaparım dedi. Bunun üzerine, (Ey kendilerine zulüm eden kullarım! Allahın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz! Allahü teâlâ, bütün suçları af eder. O, gafûr, rahîmdir) mealindeki âyet-i kerime geldi. Vahşî, bu müjde bana yeter dedi. İman etti. Bu âyet-i kerime, kıyamete kadar gelecek olan herkes için müjdedir. Su bulamayanların teyemmüm etmeleri için de, önce (Temiz topraktan ellerinize ve yüzünüze sürünüz!) ve sonra, (Temiz topraklı ellerinizi, ellerinize ve yüzünüze sürünüz!) mealindeki âyet-i kerime geldi. Toprağı sürmeği emir eylemedi. Emri kolaylaştırdı. (Kıyâmet ve Âhiret s. 311)

***

Sual: Ruhsat ile mi yoksa azimet ile mi hareket etmek daha efdaldir?

Cevap: Allahü teâlâ, Peygamberine "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" Mekke dağlarını altın yapayım ister misin buyurunca, bu altınları Allah yolunda ve düşmanlarla cihad için kullanmağı düşünmedi. İstemedi. Güçlük çekmeği arzu eyledi. Tebük gazvesinde ise, (Bu orduya lâzım olanları getirene Cenneti müjdeliyorum) buyurarak, Eshâbından yardım istedi. Resûlullahın uzun günler orucunu bozmadığı ve açlıktan mübarek karnına taş bağladığı, kitaplarda yazılıdır. Mübarek ayakları şişinceye kadar geceleri, çok namaz kıldığı da bildirilmiştir. Mübarek zevceleri de "radıyallahü teâlâ anhünne", böyle çok ibadet yaparlardı. Fakat, ümmetine çok merhamet ettiği için, onların böyle sıkıntı çekmelerini istemezdi. Ümmetine ruhsat ile emir ederdi. Kendisi azimet ile ibadet yapardı. Din demek, yalnız emir demek değildir. Ruhsat ile azimetin ikisi de dindir. Tahrîm sûresinde, (Allahü teâlânın helal ettiklerini kendinize haram etmeyiniz!) mealindeki âyet-i kerime, (Ruhsat, izin verilen şeyleri inkâr etmeyiniz! Bunları haram etmeyip de, terk eder, çekinirseniz zühd olur, iyi olur. Yapması ise, günah olmaz) demektir. Hadîs-i şerifte, (Sünnetimi kabul etmeyen benden değildir!) buyuruldu ki, ruhsat, izin verdiğim şeyleri kabul etmeyip, kendine sıkıntı veren benden değildir demektir.

Tasavvuf büyükleri, ruhsat ve azimetten, ikincisini seçmişlerdir. Ruhsat ile amel etmeği de inkâr etmemişlerdir. Herkese ruhsat ile amel etmeği emir etmişlerdir. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" de, böyle yapardı. Tasavvuf demek, Kitaba ve sünnete uymak, bidatlerden sakınmak ve tasavvuf büyüklerine saygılı olmak ve herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir. Ehl-i sünnet alimleri, azimet ile, vera ile hareket ettiklerinden, bir haram işlememek için, yetmiş helali terk ederlerdi. Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh" buyurdu ki, (Biz bir harama düşmek korkusundan, yetmiş helali terk ederdik.) (Kıyâmet ve Âhiret s. 311)

29 Ağustos 2019 Perşembe

İtikadı bozuk olana mezhepsiz denir
Sual: Âyet ve hadisleri kendi anladığına göre yorumlayan bir kimsenin imanı tehlikeye girer mi?
Cevap: Ehl-i sünnet itikadına uymayan bir inanış sahibine Mezhepsiz denir. Mezhepsiz, eğer Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan bir şeye inanmamış veya şüphe etmiş ise, Küfür olur. Açık olarak bildirilmemiş şüpheli olan delilleri tevil ederek yanlış mana vermiş ise, Bidat olur. Dünyanın yaratıldığına inanmamak, böyle gelmiş, böyle gider demek, küfürdür. Cennette, müminlerin Allahü teâlâyı göreceğine inanmamak bidattir. Âyet-i kerimeleri ve hadis-i şerifleri yanlış anladığı için inanmamak bidat olur. "Böyle şey olmaz. Aklım kabul etmez" diyerek tahkir ederse, yine kâfir olur. Bidat hakkındaki hadis-i şerifler, Hadîka, Berîka ve Eşi'at-ül-leme'ât'da mevcuttur.

Küfre sebep olan bir şey söylemedikçe ve yapmadıkça Ehl-i kıbleye, yani namaz kılana Kâfir denmez. Fakat, Kur'ân-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen ve Müslümanların asırlar boyunca inandığı bir şeye uymayan söz ve işte bulunan bir kimse, bütün ömrünce namaz kılsa, her ibadeti yapsa da, buna Kâfir denir. Mesela bir kimse, Allahü teâlâ zerreleri, yaprak sayısını, gizlileri bilmez dese, kâfir olur. Hazret-i Ebû Bekir ile hazret-i Ömer'den başka sahabiyi, dinî bir sebeple kötüleyen, bidat sahibi olur. Bir harama mubah, helal diyen kimse, bunu, bir âyete veya hadis-i şerife dayanarak söylüyorsa, kâfir olmaz. Âyet ve hadise dayanmadan, kendi görüşü, keyfi için söylüyorsa, kâfir olur. Hazret-i Ebû Bekir ve hazret-i Ömer'in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek, bidattir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür.

***
Sual: Namazda okunan âyetleri, sûreleri, şarkı kalıplarına uyarak okuyan kimsenin arkasında kılınan namaz sahih olur mu?
Cevap: Elhan ederek yani namazda okuduklarını musiki perdelerine uyarak, teganni eden ve namazı vaktinden evvel kıldıran imam arkasında kılınan namazı iade etmenin lazım olduğu, Halebî-i kebîr sonunda yazılıdır.

***
Sual: Kimlerin eli öpülür, Kur'ân-ı kerimi ve ekmeği öpmenin mahzuru olur mu?
Cevap: Âlimin, ana ve babanın eli öpülür. Başkasının eli öpülmez. Herhangi bir arkadaş ile karşılaşınca elini öpmek haramdır. Kur'ân-ı kerimi, ekmeği öpmek de caizdir.

***
Sual: Hicr etmek yani bazı kimseleri, bazı sözleşmelerden ve işlerden men' etmek câiz olur mu? Akıllı olmayan çocukların yaptıkları sözleşmeler geçerli olur mu?
Cevap: Hicr etmek; Bazı kimseleri, bazı sözleşmelerden ve işlerden men' etmek demektir. Bir çocuk, satın alınan malın mülk olacağını ve satınca mülkten çıkacağını anlarsa, buna (Mümeyyiz), yani akıllı denir. Mümeyyiz olmayan çocukların bütün sözleşmeleri bâtıldır. Mümeyyiz olan çocuğun zararlı olan işlerdeki sözleşmeleri, velisi izin verse de, sahih değildir. Talâk vermesi, köle azad etmesi, birine borçlu olduğunu söylemesi, ödünç, sadaka hediye vermesi böyledir. Faydalı olan işler için sözleşmeleri velisi izin vermese de sahih olur. Hediye, sadaka kabul etmesi, ücret ile yaptığı işin ücretini alması böyledir.

Başkasının vekili olan akıllı çocuğun, vekili olduğu kimsenin malı için ve talâkı için olan sözleri kabul edilir. Zararlı da, faydalı de olabilen sözleşmelerinin sahih olması için, velisinin izin vermesi lâzımdır. Kendi malı ile bey' ve şirâsı böyledir. Bunamış olan ihtiyarlar da, mümeyyiz çocuk gibidir. Alış-verişlerini, velileri isterse kabul, isterse red eder. Bir malı veya canı telef ederlerse, öderler. (Hadîka)da dil afetlerinin yirmincisinde diyor ki: (Çocuğun kendi malını kullanması mahcur olduğu gibi, başkasına hizmet etmesi de, ancak velisinin izni ile câiz olur. Bir sabî, bir kabı havuzdan doldursa, sonra tekrar havuza dökse, kimsenin bu havuzdan su içmesi helal olmaz. Çünkü, çocuk, havuzdaki, herkese mubah olan sudan doldurup aldığına malik olur. Bunu havuza dökünce, havuzdaki suya, çocuğun hakkı karışmıştır.

Zengin olan anası, babası ve hiç kimse, bu havuzdan içemez ve kullanamaz. İçebilmeleri ve kullanabilmeleri için, bütün havuzu boşaltarak, tekrar doldurmak veya (Mecelle)nin 1128. ci maddesinde bildirilen (Şirket-i mülk) kısmeti, yani dağılması hükmüne uyularak, havuzdan çocuğun döktüğü su kadar su alıp velisine vermek lâzımdır. Velî kendisine verilen suyu çocuk için kullanır. Çocuğun, umumi çeşmeden alıp getirdiği su da böyledir. Velî, çocuğun malını kimseye hediye edemez. Birine hediye etmek isterse, evvelâ bunun kıymeti kadar parayı ona hediye eder. O da, bu para ile çocuğun malını velisinden satın alır. Bu para çocuğun olur. Velî, kendi parası ile, çocuğun kullanması için aldığı şeyleri dilediğine hediye edebilir. Çocuk malını anasına babasına verse, bunların mülkü olmaz. (Tam İlmihal s. 898)

İlerlemeyi, dini yok etmekte aradılar
Sual: İslâmiyete gericilik diye saldıranlar, ilerlemeyi, kalkınmayı, dini ortadan kaldırmakta mı aradılar?
Cevap: Dinimiz, din bilgileri ile fen bilgilerini birbirinden ayırmıştır. Din bilgilerinde, İslâm ahlakında ve ibadetlerde en ufak bir değişiklik yapmayı şiddetle menetmiştir. Dünya işlerinde, fen bilgilerinde ise, her değişikliği yapmayı, bütün yeni keşifleri öğrenmemizi ve yapmamızı emretmiştir. Son senelerde Osmanlı devletini ele geçiren sözde aydınlar, dinimizin bu emrinin tam tersini yaptılar. Masonlara aldanarak, din bilgilerini değiştirmeye, dinin esaslarını yıkmaya çalıştılar. Avrupa'nın fende ilerlemesine, yeni keşiflere gözlerini kapadılar. Hatta fen bilgilerine, modern tekniğe uymak isteyen sultanları şehit ettiler. Masonların elinde maşa olarak, ilerlemeyi, teknikte değil de, dinde reform yapmakta, bölücülükte aradılar. Çok şaşılır ki, din bilgilerinin nezahetine dokunmak, son senelere kadar, siyasi partiler arasında da devam etti. Kendi partilerini desteklemedikleri için, siyasete karışmayan halis Müslümanlara kâfir diyecek kadar gafiller türedi. Allahü teâlâ, bu temiz, asil milleti böyle felakete sürükleyenlerden korudu. Yoksa, dinimizden ve güzel vatanımızdan mahrum olacak, dinsizlerin pençelerine düşecektik.

***
Sual: Fazla kazanmak için, insanların elindeki malı değerinden aşağıya almak, sattığı malların fiyatını yüksek tutmak için, pahalı olarak almadığı hâlde pahalı olarak aldığını söylemek dinen uygun mudur?
Cevap: Müşteriye doğru söylemeli, hile etmemelidir. Malda bir arıza oldu ise, haber vermelidir. Malı, akraba veya ahbabından, ona yardım olsun diye yüksek fiyatla aldı ise, müşterisine bunu söyleyerek, doğru değerini bildirmelidir. Mesela, on lira etmeyen malı, on lira vererek aldı ise, o malı satarken, on liraya aldığını söylememelidir. Ucuz aldığı bir malın fiyatı yükselip pahalı satıyor ise, aldığı fiyatı söylemelidir. Böyle misaller pek çoktur. Böyle hıyanetleri bilmeyerek yapan çoktur. Hıyanet yapmaktan kurtulmak için, herkes, kendine yapılmasını istemediği şeyleri, başkalarına yapmamalıdır. Çünkü, herkes, dikkat ile, pazarlıkla uğraşarak, tam değerini verip aldığını sanır. O hâlde, aldatarak satmak, hıyanet ve dolandırıcılık olur.

***
Sual: Malını israf eden sefihleri sözleşmelerden ve işlerden men' etmek câiz olur mu? Bazı cahiller ve hile yapanlar da hicr edilir mi?
Cevap: İbni Âbidînde diyor ki, (İki imama göre, sefih olan yani, nafaka temin ederken, malını israf eden, yani ahkâm-ı islâmiyyenin ve aklın uygun görmediği lüzumsuz yere harç eden ve haramlara sarf eden âkıl ve baliğ kimse de, çocuk gibi, hâkim tarafından hicr edilir. Fetva da böyledir. Lüzumsuz yere hayra da verse, meselâ cami yapmakta israf etse, sefih olur. İçki, zina gibi mal sarfı olmayan günahları yapana sefih denmez, fasık denir. Alış-verişte fazla aldanan da sefih sayılır. İslâmiyetten ayrılmak için hile-i bâtıla öğreten hocalar, cahil tabip ve eczacılar ve hileli iflâs yapan tüccarlar, cahil hâkimler, hile yapan satıcılar, ihtikâr yapanlar, hicr edilir. İşlerinden men' edilir. Cahil, fasık müftüler de hicr edilir.) (Mecma'ul-enhür)de diyor ki, (İki imama göre, borçlu, alacaklının talebi üzerine, hicr olunur. Hâkim, borçluyu hapis ettikten sonra, onu hicr eder. Sonra, onun bilgisi ile, onun mallarını sattırarak, nafakası lâzım olanların nafakasını öder. Geri kalan ile borçlarını öder. Parası yetişmezse, ihtiyacından fazla olan eşyasını satar. Bu da yetişmezse, ihtiyacından fazla olan binalarını satar. Fetva böyledir). Hicr edilmiş olan, sefih veya iflâs etmiş kimsenin, nikâhta ve talakta sözü geçer. Çünkü evlenmek masrafı, ihtiyaç eşyasındandır. Zekât olarak malının kırkta birini ayırması için, kadı [yani hâkim], sefihe malını teslim eder. Fakat, bu arada, uygunsuz yere sarf etmemesi için, yanında emin birini bulundurur. Hacca gitmesine de mâni olunmaz. Yol parasını israf etmesin diye, emin birine teslim olunur. Baba, ced, çocuğa veli olur, sefih adama olmaz.

Reşit olmayan çocuk, baliğ olunca, malını kullanmağa hak kazanır. Fakat, rüştü yani sefih olmadığı görülmezse, yirmibeş yaşına kadar, malı kendine verilmez. İki imama ve üç mezhebe göre, rüştü görülmedikçe, ihtiyarlasa dahi, malı verilmez. Malında tasarrufu, hâkimin izin verdiği kadar sahih olur. Bir kimse reşit olduğunu söylese, alacaklıları da, sefahatten kurtulmadı deseler, iki taraf da şahit gösterse, kadı rüştünü kabul eder.

Oniki yaşını dolduran oğlan ve dokuz yaşını dolduran kız, baliğ olduğunu söylerse, kabul edilir. Söylemezlerse, onbeş yaşını doldurunca baliğ kabul edilirler. (Tam İlmihal s. 899)

İslâmiyeti beğenmemek, kötülüktür
Sual: İslâmiyeti beğenmeyen veya Müslüman görünüp İslâmiyeti değiştirmeye çalışan kimseler kötü müdür ve bunlarla arkadaşlık yapılabilir mi?
Cevap: 
Kötü, fasık olan birisi ile arkadaş olmanın sonu felaket olur. Kötü insan, İslâmiyeti beğenmeyen kimse demektir. Muhammed aleyhisselamın emirlerine ve yasaklarına İslamiyet denir. İnsanların en kötüsü Zındıklardır. Bunlar, Müslüman ismini taşır, büyük sarık, eski cübbe içinde gizlenirler.

Peygamber efendimizi ve İslâmiyeti medh ederler, överler. Fakat Kur'ân-ı kerime ve hadis-i şeriflere yanlış mana vererek, İslâmiyeti istedikleri şekle sokarlar. Bu tipler, genelde, İngilizlere uşaklık ederler. Londra'daki mason merkezinden aldıkları bol para, sahte diploma, şöhret ile, kâfirlere satılmış ahmaklardır. Aklı olan, Ehl-i sünnet kitaplarını okumuş olan, bunlara aldanmaz. Peygamber efendimiz, bu münafıkların geleceğini ve Cehennemde çok acı azapta sonsuz olarak kalacaklarını haber verdi. Bilhassa gençlerin bu sinsi düşmanlara aldanmaktan korunması ve bunun için de Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuması lazımdır. Aklı olana bu kitaplar çok faydalı olacak, onlara rehberlik edecektir. Zira; "Aklı olana nasihat dinlemek saz, aklı olmayana davul, zurna az" sözü meşhurdur.

***
Sual: İnsana zarar veren bir şeyi, helal de olsa, yemek veya içmek günah olur mu?
Cevap: 
Konu ile alakalı olarak Hadîkada deniyor ki:
"Yemesi, içmesi zararlı olanlar üçe ayrılır:

Birincilerinin zararını herkes bilir. Bunlar öldürücüdür. Her zehir, cam tozu, demir ve cıva bileşikleri, kireç ve benzerleri böyledir. Bunları yemek, içmek haramdır.

İkincilerinin zararlı olduğu bilinir ise de, öldürücü değildirler. Toprak, çamur, kil ve benzerleri böyledir. Bunları çok yemek, içmek mekruh olup, zararsız miktarları mubahtır.

Üçüncüleri, organlarında zafiyet olanlara zarar verirler, sağlam olanlara zarar vermezler. Bazı kimselere balık eti, süt, yumurta, pastırma, turşu, konserve eti, bal, zeytin yağı, biber zarar verir. Bunlar, yalnız zarar verenlere haram, mekruh olur. Zarar vermeyenlere ise mubahtırlar."

***
Sual: Gümüş tas veya tabaktan, bir şey yenip, içilebilir mi?
Cevap: 
Gümüş tastan çorbayı tahta kaşıkla alıp yemek caiz olmaz. Çünkü tas, zaten kaşıkla kullanılır.

***
Sual: Kur'ân-ı kerim okumak için ücret almak câiz midir? Kur'ân-ı kerim öğretmek için ücret almak da aynı şekilde yasak mıdır?
Cevap: 
Tâc-üş-şerî'a, (Hidâye) şerhinde diyor ki, (Ücret ile okunan Kur'ân-ı kerimden, ne ölüye, ne de okuyana sevab hâsıl olmaz.) Aynî, (Hidâye) şerhinde diyor ki, (Hâfızlar, para için, mal için okumamalıdır. Hâfız da, parayı veren de günaha girer.) Kur'ân-ı kerim öğretmek ile Kur'ân-ı kerim okumağı karıştırmamak lâzım olduğunu, şeyh-ül-islâm Hayreddin-i Remlî açıklamakta ve (Kur'ân-ı kerimi ücret ile okumak, bâtıldır, bidattir. Dört halife zamanında, hiç kimse bunu işlemedi. Kur'ân-ı kerim öğretmeğe zaruret vardır. Mezar başında, ücret ile Kur'ân-ı kerim okutmak için ise zaruret yoktur) buyurmaktadır. Câiz olup olmamak şüphesi, Kur'ân-ı kerim öğretmek için alınan paradadır.

Kur'ân-ı kerim ve mevlid okumak için ücret almağa câiz diyen olmamıştır. Din kardeşinin kabrini ziyaret edip, ruhuna Kur'ân-ı kerim okumak iyidir. Fakat, ölürken bunu vasiyet etmek câiz değildir. Okuyana yardım niyeti ile de câiz olmaz. Para vererek Kur'ân-ı kerimden Rukye [muska] yazdırmak câiz buyurmuşlar ise de, bu, tedavi ücretidir [ve kâğıt, mürekkep ücretidir]. İbadet ücreti değildir. Hamza efendi "rahmetullahi teâlâ aleyh", (Bey' ve Şirâ) risâlesinde diyor ki, (Para ile Kur'ân-ı kerim ve başka şeyler [Mevlid] okutmak haramdır. Bu parayı fakirlere sadaka verip, sevabını ölüye bağışlamalıdır. Ücret ile yalnız Kur'ân-ı kerim, din dersi öğretmek, imamlık, müezzinlik câiz görülmüştür). (Tam İlmihal s. 872)

Açlık çekerek ruhen yükselmek
Sual: Bazı kimseler, Peygamberimiz ve ilk Müslümanlar açlık çekerek ruhen yükseldiler diyerek, aç kalmayı tavsiye ediyorlar. Gerçekten yükselmek için aç mı kalmak gerekir?

Cevap: Bu konuda, İmâm-ı Rabbânî hazretleri, Mektûbât kitabında buyuruyor ki:

"Din büyüklerinin yolunda, sünnet-i seniyyeye uymak, hallerini örtmeye çalışmak, orta halli yaşamak, yiyecekte, giyecekte ve her şeyde orta hali gözetmek vardır. Cahiller bunları riyazet saymazlar. Bunlara göre riyazet, yalnız açlık çekmektir. Çok aç kalmayı pek kıymetli sanırlar. Çünkü, hayvanlar gibi yaşayan bu kimseler, yemeye, içmeye çok önem verirler, hep bunları düşünürler. Bunun için, yememek, içmemek bunlara ağır riyazet görünür. Bu cahiller, sünnete uymaya ve benzerlerine hiç kıymet vermezler. Bu yolun büyüklerine, hallerini örtmeye çalışmak ve cahillerin kıymet verdikleri riyazetleri yapmamak lazımdır. Açlık çekmek gibi böyle riyazetleri cahiller beğenir, şöhrete sebep olur ve sonu kötü olur. Resûlullah efendimiz; (Dinde ve dünyada parmakla gösterilmesi, insana kötülük olarak yetişir. Bundan ancak Allahü teâlânın koruduğu kimse kurtulur) buyurdu.

Uzun açlıklar çekmek, yemekte ve içmekte orta dereceyi gözetmekten daha kolaydır. Orta hali gözetmek riyazetinin, çok aç kalmak riyazetinden daha üstün olduğu meydandadır. Yiyecekte, giyecekte ve her işte orta dereceyi gözetmek çok iyidir.

Hak teâlâ, Peygamber efendimize kırk erkek kuvveti ihsan etmişti. Bu kuvveti ile ağır açlıklara dayanırdı. Eshâb-ı kiram da, insanların en iyisinin sohbeti yardımı ile bu yüke katlanırlardı. Bu yüzden işlerinde ve çalışmalarında hiçbir bozukluk ve gevşeklik olmazdı. Aç iken muharebede düşmanla çarpışırlardı. Eshâb-ı kiramdan başkaları, böyle aç kalsalar, edepleri, sünnetleri, belki de farzları yapamaz hale gelirlerdi. Gücü yok iken, bu işte Eshâb-ı kirama benzemeye kalkışmak, kendini sünnetleri ve farzları yapamayacak hale sokmak olur. Hazret-i Ebu Bekir, Peygamber efendimiz gibi her gün oruç tutmak istedi. Zayıflayıp, takati kalmayınca, Resûlullah efendimiz, buna üzülerek; (İçinizde benim gibi kim vardır? Rabbimin huzurunda kalırım. Oradan yerim ve içerim) buyurdu. Görülüyor ki, gücü yetmediği şeyi yapmaya kalkışmak iyi değildir."

***

Sual: İmanın şartlarından olan meleklere ve kitaplara iman kısaca nasıl olmalıdır?

Cevap: Dahi ben, Allahü azîm-üş-şânın meleklerine inandım, iman eyledim. Allahü azîm-üş-şânın melekleri vardır. Onları nurdan halk etmiştir. Cisimdirler. [Burada cisim demek, fizik kitaplarında bildirilen cisim değildir.] Yemezler ve içmezler. Onlarda erkeklik, dişilik olmaz. Gökten yere inerler ve yerden göğe çıkarlar. Ve bir hâlden bir hâle girerler. Göz açıp yumacak kadar, Allahü azîm-üş-şâna asi olmazlar ve bizim gibi günah işlemezler. Onların içinde mukarrebler ve Peygamberler vardır.

Ve cümlesinin efdali, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail "aleyhimüsselâm"dır. Bu dördü cümle meleklerin Peygamberleridir. Ve onların her birisini, Allahü azîm-üş-şân, bir hizmete koymuştur. Kıyamete kadar, başka bir hizmete nevbet gelmez.

Dahi, Allahü azîm-üş-şânın kitaplarına inandım, iman eyledim.

Allahü azîm-üş-şânın kitapları vardır. Kur'ân-ı kerimde bildirilen, yüzdört kitaptır. Yüzü küçük kitaptır. Bunlara (suhuf) denir. Ve dördü büyük kitaptır. Tevrat, hazret-i Musa "aleyhisselâm"a, Zebur, hazret-i Davud "aleyhisselâm"a, İncil, hazret-i İsa "aleyhisselâm"a, Kur'ân-ı kerim, bizim Peygamberimiz Muhammed "aleyhisselâm"a nazil olmuştur.

Yüz suhuftan, on suhufu, hazret-i Adem "aleyhisselâm"a, elli suhufu, Şit "aleyhisselâm"a, otuz suhufu, İdris "aleyhisselâm"a, on suhufu, İbrahim "aleyhisselâm"a inmiştir. Bunların cümlesini, Cebrâîl "aleyhisselâm" indirmiştir. Cümlesinden sonra, Kur'ân-ı azîm-üş-şân nazil olmuştur. Kur'ân-ı azîm-üş-şânın nüzulü -az az, âyet âyet- yirmiüç senede tamam olmuştur. Ve hükmü, kıyamete değin bâkîdir. Nesh olmaktan [geçersiz olmaktan] ve tebdil ile tahriften [insanların değiştirmelerinden] mahfuzdur. (İslâm Ahlâkı s. 180)


9 Temmuz 2019 Salı

Kendini tehlikeye düşürmek haramdır
Sual: Riyazetin, açlık çekmenin uygun olmadığı durumlar var mıdır? Nafile ibadetleri izinle yapmak ne demektir, herkes istediği şekilde nafile ibadet edemez mi?

Cevap: Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem", Ebû Hüreyreye "radıyallahü teâlâ anh", (Vera üzere ol ki, insanların en abidi olursun!) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki, din demek, yalnız ruhsat, her işte orta yol demek değildir. Azimet, zühd ve vera da dindendir. Riyazetin, açlık çekmenin tahrimen mekruh olması, buna dayanamayanlar, bedenine ve aklına zarar verecek olanlar içindir. Çünkü, kendini tehlikeye düşürmek haramdır. Ruhani kuvvetleri, bu tehlikeyi önleyenler için, riyazet çekmek câiz ve faydalı olur.

Rehberin lâzım olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Kâmil olan Rehber, talebenin sıhhatini, mizacını, ruhunun kuvvetini anlar. Ona uygun olan miktarda riyazet etmeği emir eyler. Onu tehlikeden korur. Kâmil olan Rehber, hem beden, hem de ruh ve din mütehassısıdır. Resûlullah efendimizin vârisi, vekilidir. Kâmil olan Rehberin emri ile yetişenlerde hiçbir zarar ve tehlikeye düşen görülmemiştir. Hepsi yükselmiş, olgunlaşmıştır. Tasavvuf yolunda ilerlerken, İslâmiyete uymakta hiç gevşeklik göstermemişlerdir. Farzı terk etmeğe sebep olan şeyi yapmak haramdır. Rehber bundan korur "rahmetullahi aleyh". Nafile ibadetleri izinle yapmak, bunun için lâzımdır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 312)

***

Sual: Amelde, ibadetleri yerine getirmekte dört hak mezhebin, ictihadlarının farklı olmasının mesela Şafiide cemaatin Fatiha okumasının, Hanefide okumamasının sebebi, hikmeti nedir?

Cevap: Ehl-i sünnet alimleri, amelde hak olan dört mezhebin halini, şöyle bir misal ile anlatmışlardır:

"Amelde hak olan dört mezhebin hali, bir şehir ahalisinin haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzeterek yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefi mezhebine benzer. Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer. Bazıları ise kanunun ifadesine, yazının gidişine bakarak, o işi yapma yolunu bulur. Bunlar da, Şafii mezhebi gibidir. Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer. İşte şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biridir. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükafat alır. Dört mezhebin hali de böyledir. Allahü teâlânın istediği yol, elbette birdir. Dört mezhebin ayrıldığı bir işte, birinin doğru olması lazımdır. Fakat, her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar da affolur. Hatta sevap kazanır. Çünkü, Peygamber efendimiz;

(Ümmetime, yanıldığı ve unuttuğu için ceza yoktur) buyurdu. Bu ayrılıkları bazı işlerde olup, ibadetlerin çoğunda, yani Kur'ân-ı kerimin ve hadîs-i şeriflerin açık olarak bildirdikleri ahkamda, hükümlerde ve inanılacak şeylerde, iman konusunda aralarında tam birlik bulunduğundan, birbirini kötülemezler."

İslâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır
Sual: İslâmiyeti dünya çıkarına alet eden kimselere aldanmamak için ne yapmalıdır? Rehber, yol gösterici olmadan İslâmiyeti öğrenmek ve tatbik etmek mümkün olur mu?

Cevap: Tasavvufçular, bâtın ilmine kavuşmak için, riyazetler çekiyor, mücahedeler yapıyorlar. İlm-i zâhirde, sahte, yalancı ilim adamları olduğu gibi, sahte, bozuk kimseler, tasavvufçu kılığına girmişler, bu mübarek yolu, dünya çıkarlarına âlet etmişlerdir. Bu yalancılardan sakınmak, tuzaklarına düşmemek için, onları tanımak lâzımdır. Bunun için de, İslâmiyeti iyi öğrenmek lâzımdır. Doğru ile bozuğu ayıran biricik miyar İslâmiyettir. İslâmiyete uyan bir kimse, tasavvuf yolunda da çalışırsa çok iyidir. Fakat, bu yolda ilerlemek için, kâmil olan Rehberin kontrolü lâzımdır. Kâmil olan Rehber, kalp ve ruh mütehassısıdır. Talibin kalbindeki hastalığı anlayarak, ona uygun olan riyazeti ve zikri seçer, yaptırır. Bekara sûresinin onuncu âyetinde mealen, (Kalplerinde hastalık vardır) buyuruldu. Bu hastalığın tedavisi, Resûlullahın sohbeti ile oluyordu. Başkaca bir riyazete, sıkıntıya lüzum kalmıyordu. Eshâb-ı kiramın hepsi, o sohbetin bereketi ile Resûlullahın mübarek kalbinden feyz aldılar. Tasavvufun en yüksek derecelerine kavuştular. Kendilerinden sonra gelen Evliyanın hepsinden daha yüksek oldular. Onlardan sonra gelenler, Resûlullahın sohbetine kavuşamadıkları için, riyazetler, sıkıntılar çekerek, kalp hastalıklarından kurtulmağa çalışmışlardır. (Kıyâmet ve Âhiret s. 313)

***

Sual: Küfre sebep olan söz ve işlerden bazıları nelerdir?

Cevap: Bir haram-ı kat'iyye -hamr, hınzır eti gibi- helaldir dese veya helal-i kat'iyye, haramdır dese, kâfir olur demişler. [Tütüne haram demek tehlikelidir.]

Cemî' edyânda haram olan, helal edilmesi hikmete muhalif olan bir şeyin helal olmasını arzu etmek küfürdür. Zina ve livata ve karnı doyduktan sonra taam yemek ve fâiz almak veya fâiz vermek gibi. Şarabın helal olmasını temenni küfür değildir. Çünkü şarap her dinde haram değildi. Kur'ân-ı azîm-üş-şânı, laf ve latife arasında istimal etmek küfürdür. Yahya adlı kimseye, (Yâ Yahyâ! huz-il-kitâbe) dese kâfir olur. Kur'ân-ı kerimle alay etmiş olur. Çalgı, oyun, şarkı arasında Kur'ân okumak da böyledir.

Şimdi geldim Bismillâhi dese, afattır. Bir şeyi çok görse (Mâ halakallah) dese, manasını bilmese kâfir olur.

Bir kimse, şimdi sana sövmem, sövmenin adını günah koymuşlar, dese, afattır.

Bir kimse, Cebrâil buzağısı gibi çırılçıplak olmuşsun dese, afattır. Melekle alay etmek olur.

Bir kimse, Allahü tebâreke ve teâlâdan gayri eşyaya yemin etse, haramdır. Haramı işleyen, mürted ve kâfir olmaz. Meğer (Mansûsun aleyh) olan harama helal dese, kâfir olur.

Ve dahi, oğlunun başı için veya başım için kelimelerine, yemin billahi atfetse, mesela, vallahi oğlumun başı için dese, küfür olmasından korkulur. (İslâm Ahlâkı s. 204)

***

Sual: Hazret-i Ebu Bekir gibi din büyüklerine dil uzatanlar var. Bunlara ne demelidir?

Cevap: Mesâbîh-i şerîf ve İzâlet-ül-hafâ an hilâfet-il-hulefâ kitabında, Abdullah ibni Ömer hazretleri buyuruyor ki:

"Resûlullah zamanında, hazret-i Ebû Bekir'in, hazret-i Ömer'in ve hazret-i Osman'ın isimlerini söylediğimiz zaman, hep, (radıyallahü anh) derdik."

Müslümanlar, İslâm dinine kötülük yapanları mesela; Abdullah bin Sebe, Hasan Sabbah ve Ebû Tâhir Karmatî gibileri sevmez. İslâm dinine gönül vermiş, Resûlullah efendimizi çok sevdikleri için, canlarını, mallarını ve vatanlarını feda etmiş olan hazret-i Ebû Bekir'i, hazret-i Ömer'i, hazret-i Osman'ı ve hazret-i Ali'yi ve hazret-i Muâviye'yi çok sever. Peygamber efendimizin Ehl-i beytini ve bu Sahabileri sevenleri de çok sever. Hazret-i Muâviye ve Amr ibni Âs hazretleri gibi, İslâmiyete çok hizmet eden ve İslâm düşmanlarıyla cihad eden Sahabilere iftira edenleri, bir Müslüman sevebilir mi? Bu iftiralarla, gençleri zehirliyorlar. Bu zehir, kötü bir mirastır. Bu mirası, gençlere, masum nesillere intikal ettirmek için kitaplar, dergiler yayınlıyor ve dağıtıyorlar. (Fitne, yalan yayıldığı zaman, doğruyu bilenler, bildirmezlerse, onlara lanet olsun!) hadîs-i şerifi unutuldu mu? Câbir bin Abdullah hazretleri buyuruyor ki:

"Bir kimse, hazret-i Ali'nin yanına geldi ve;

-Yâ Emirel-müminîn! Ebu Bekir Cennette midir, diye sordu. Hazret-i Ali, buna çok üzüldü ve;

-Keşke dünyaya gelmeseydim. Resûlullah efendimizden ve Ondan sonra, hiçbir Müslümandan böyle bir söz işitilmemiştir. Ebu Bekr-i Sıddîk, Resûlullahın yanında veziri, müşaviri, vefatından sonra, halifesi idi. Buna inanmayan kâfir olur. Ebû Bekr-i Sıddîk hazretleri, vefat edeceği zaman beni çağırdı ve bana;

-Ey benim canım! Vefatım yaklaştı. Öldüğüm zaman beni, Resûlullahı yıkamış olan o ellerinle yıka! Kefene sar ve tabuta koy! Cenazemi, Hucre-i saadetin kapısına götür! Ebû Bekir kapıdadır, içeri girmeye izin istiyor diyerek, Resûlullaha söyle, dedi.

-Ebû Bekr-i Sıddîk vefat edince, her söylediğini yaptım. Hucre-i saadetin kapısına koyup izin isteyince; (Sevgiliyi, sevgilinin yanına getirin!) sesini işittik. Bunun için, hazret-i Ebû Bekir'i, Resûlullah efendimizin yanına defnettik! buyurdu.

Kendi aklına uyan sapıtır
Sual: Kendi aklına uyarak âyet ve hadîslere mana veren, bidat sahibi mi olur yoksa bunun imanı mı gider?

Cevap: Bidat itikadı, imanın bozuk ve sapık olmasıdır. Müslümanların çoğu, bu kötü hastalığa yakalanmışlardır. His organları ile anlaşılamayan, hesap ile ulaşılamayan şeylerde akıl yürütmek ve aklın yanıldığı şeylere inanmak, insanı bu hastalığa sürükler. Her Müslümanın itikatta mezhebin iki imamından birine, yani Matüridi veya Eşari mezhebine tabi olması lazımdır. Bu iki imamdan birini taklit etmek, insanı bu hastalıktan kurtarır. Çünkü, Ehl-i sünnet âlimleri, aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kur'ân-ı kerime ve hadîs-i şeriflere uymuşlar, akıllarını yalnız bu ikisinin manalarını arayıp bulmakta ve anlamakta kullanmışlardır. Bu manaları, Eshâb-ı kiramdan, Onlar da, Resûlullahtan öğrenmişler ve öğrendiklerini kitaplarına yazmışlardır.

Kur'ân-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan bir şeye inanmayan veya şüphe eden, Kafir olur. Açık olarak bildirilmemiş, şüpheli olan emirlere yanlış mana vermek Bidat olur. Kur'ândan, hadîsten yanlış mana çıkarana, Bidat sahibi denir. Kendi anladıklarına, düşüncelerine Kur'ân, hadîs diyene, Zındık denir. Bu yanlış anladığına inanan, bidat sahibi olur. Böyle şey olmaz, aklım kabul etmez derse, kâfir olur. Bir harama mubah diyen kimse, bir âyete veya hadîs-i şerife dayanarak söylüyorsa, kâfir olmaz, bidat sahibi olur. Hazret-i Ebu Bekir ile hazret-i Ömer'in hilafete seçilmeleri haklı değildi demek bidattir. Hilafete hakları yok idi demek ise küfürdür.

***

Sual: Meşhur olmak, dünyalık toplamak için vaaz vermenin, nasihat yapmanın, dindeki yeri nedir?

Cevap: Şöhret için, meşhur olup tanınmak için vaaz vermek, nasihat etmek, kitap yazmak riya olur. Vaaz, emr-i maruf ve nehy-i münker demektir. Münakaşa etmek, başkalarından üstün görünmek ve övünmek için ilim öğrenmek de, riya olur. Dünyalık elde etmek, yani mal, mevki elde etmek için ilim öğrenmek de, riya olur. Riya ise haramdır. Allahü teâlâ için olan ilim, Allahü teâlâdan korkmayı arttırır. Kendi ayıplarını görmeye sebep olur. Şeytanın aldatmasına mani olur. İlmini dünya kazancına, mala ve mevkiye kavuşmaya vasıta eden din adamlarına, ulemâ-i sû, yani kötü din adamları denir.

***

Sual: Bir Müslüman, kendi mezhebinde güç olan bir emri, ibadeti, başka bir mezhebi taklit ederek yapabilir mi?

Cevap: Bir ibadeti, bir işi yapmak için, dört mezhepten birini taklit etmeye niyet etmek, o mezhebe uyarak yapmak lazımdır. Dört mezhebin her birinde, bir işin yapılması için, bir kolay yol, bir de güç yol vardır. Birinci yola Ruhsat, ikincisine Azimet yolu denir. Kuvvetli, hali elverişli olanın, azimet ile amel etmesi efdaldir. Güç olan işi yapmak, nefse daha ağır gelir. Nefsi daha çok ezer, zayıflatır. İbadetler, nefsi zayıflatmak, kırmak için emir olundu. Çünkü nefis, insanın da, Allahın da düşmanıdır. Onu zayıflatarak azmasını önlemek lazımdır. Fakat, büsbütün öldürülmez, çünkü, bedenin hizmetçisidir. Zayıf, hasta, sıkışık halde olan kimsenin, ibadetlerinde, işlerinde azimet yolunu terk etmesi, ruhsat yolu ile yapması lazımdır. Kendi mezhebinin ruhsat yolu ile yapması da güç olursa, diğer üç mezhepten birini taklit ederek yapması caiz olur.

***

Sual: Din adı altında her türlü günahı işleyenlerin ve insanları kendileri gibi olamaya çağıranların bu kötülüklerini söylemek, onlar hakkında kötü düşünmek mi olur?

Cevap: Kalbimiz temizdir diyerek haramları, çirkin ve kötü şeyleri yapanları, iyi niyetle yapılan her şey hayır ve ibadet olur diyenleri, açıkça günah işleyenleri ve Müslümanları aldatarak kendilerine adam, taraftar toplayanları sevmemek, bunlara uymamak lazımdır. Bunların fasık olduklarını söylemek, sû-i zan olmaz.

***

Sual: Âyet-i kerime ile hadîs-i kudsi arasında ne fark vardır?

Cevap: Allahü teâlânın, emir ve yasaklarını, Peygamberlerine bildirmesine Vahiy denir. Vahiy, iki türlüdür: Cebrail aleyhisselam, Allahü teâlâdan aldığı haberleri getirerek Peygambere okur, buna, Vahy-i metlû denir. Bu vahyin kelimeleri de, manaları da Allahtan gelmiştir. Kur'ân-ı kerimdeki âyetler, vahy-i metlûdür. Vahyin ikinci kısmı, Vahy-i gayr-i metlûdür. Bu vahiy, Allahü teâlâ tarafından Peygamberin kalbine bildirilir. Peygamber aleyhisselam, bu vahyi, kendi bulduğu kelimelerle yanındakilere söyler. Bu sözlere, Hadîs-i kudsi denir. Hadîs-i kudsinin kelimeleri, Peygamberdendir. Peygamberin aleyhisselam kelimeleri de, manaları da kendinden olan sözlerine, Hadîs-i şerif denir.

İyiler, iyileri sever
Sual: Bir kimsenin sevdiklerine, arkadaşlarına bakarak, onun nasıl adam olduğu anlaşılır mı?

Cevap: Hadîs-i şerifte buyuruldu ki, (Herkes, kendisine ihsan edeni sever. Bu sevgi, insanın cibilliyetinde [yaratılışında] mevcuttur.) Nefsine düşkün olan, nefsinin arzularına kavuşmak için, yardım edenleri sever. Akıl ve ilim sahibi ise, medeni insan olmasına yardım edenleri sever. Kısacası, tayyibler [iyiler], tayyibleri sever. Habisler, şerirler [fena kimseler], kötüleri severler. Bir kimsenin sevdiklerine, arkadaşlarına bakarak, onun nasıl adam olduğu anlaşılır.

Dosta, düşmana, Müslümana ve kâfire, bidat sahiplerinden başka, herkese, tatlı dil ve güler yüz göstermelidir. İnsanlara yapılacak en faydalı ihsan, en kıymetli hediye, tatlı dil ve güler yüzdür. İneğe tapan kâfirleri görünce, ineğin ağzına saman vererek, düşman olmalarına mâni olmalıdır. Kimse ile münakaşa etmemelidir. Münakaşa, dostluğu azaltır, düşmanlığı arttırır. Kimseye kızmamalıdır. Kızmak, sinir ve kalp hastalığı yapar. Hadîs-i şerifte, (Gadab etme!), kızma buyuruldu. (İslâm Ahlâkı s. 322)

***

Sual: İnsan bir söz söylemek veya bir iş yapmak suretiyle de imanını kaybedebilir mi?

Cevap: Küfre, imanın gitmesine sebep olduklarını bilerek ve arzusu ile küfür kelimelerini söyleyen kimse, imanı gider, kafir olur. Bilmeyerek söylüyorsa, âlimlerin çoğuna göre yine kafir olur. Küfre sebep olmayan kelime söylemek isterken, şaşırarak, küfre sebep olanı söylerse kafir olmaz. Beline, zünnar denilen papaz kuşağını bağlamak ve küfre mahsus şey giymek de böyledir. Nuhbe kitabında deniyor ki:

"Küfür alameti bir şey yapan, mesela puta secde eden kimse kafir olur."

Bunları harpte düşmana karşı, sulhta zalime karşı, hile olarak kullanmak küfür olmaz. Bunları mizah, başkalarını güldürmek ve şaka için kullanmak da küfre sebep olur. İtikadının doğru olması fayda vermez. Kafirlerin bayram günlerinde, o güne mahsus şeylerini, onlar gibi kullanmak, bunları kafire hediye etmek küfür olur.

Akıllı, bilgili, edebiyatçı olduğunu göstermek için veya yanındakileri hayrete düşürmek, güldürmek, sevindirmek veya alay etmek için söylenen sözlerde küfr-i hükmîden korkulur. Gadab, kızgınlık ve hırs ile söylenen sözler de böyledir. Bunun için insan, sözünün ve işlerinin neye varacağını düşünmelidir. Her şeyde dinini kayırmalıdır. Hiçbir günahı, küçük görmemelidir. Bir kimse, küçük günah işlese, buna tevbe et denildikte, tevbe edecek bir şey yapmadım ki dese, yahut niçin tevbe edeyim dese, iman gider, küfür olur.

***

Sual: Müslüman olmak için, nefsin de iman etme şartı var mıdır?

Cevap: Müslüman olmak için, nefsin de iman etmesi lazım değildir. Nefsinden kalbine küfre sebep olan şeyler gelen kimse, bunları söylemese, imanının kuvvetine alamet olur.

***

Sual: Küfür alameti olarak bilinen bir şeyi yapan Müslüman için kafir oldu denir mi?

Cevap: Küfre sebep olan şeyi kullanan kimseye kafir dememelidir. Bir Müslümanın bir işinde veya sözünde doksandokuz küfür ihtimali olsa, bir iman ihtimali olsa, bu kimseye kafir denilmez. Müslümana hüsn-i zan etmek lazımdır.

***

Sual: Günah işleyen kimsenin de imanı gider mi?

Cevap: İslâmiyete uymayan şeyi yapmaya günah işlemek denir. Günah işlemek küfür olmaz. Günah olduğuna ehemmiyet verilmezse, küfür olur. İbadet yapmanın ve günahtan sakınmanın lazım olduğuna inanmamak da küfür olur.

19 Haziran 2019 Çarşamba

Çalışan insan beş türlü olur
Sual: Çalışan insanlar rızık konusunda kaç türlü olur? Eve veya camiye kapanıp hep ibadet etmek câiz midir?

Cevap: Çalışan insan beş türlü olur: Birincisi, rızkın yalnız çalışmaktan geldiğine inanır. Kâfirler böyledir. İkincisi, rızkın Allahtan geldiğine ve çalışmanın, sebebe yapışmak olduğuna inanır. Çalışırken, Allahü teâlâya asi olmaz. Haram işlemez. Hâlis, salih müminler böyledir. Üçüncüsü, rızkın Allahü teâlâdan geldiğine inanır ise de, çalışırken Allahü teâlâya asi olur. Fasık müminler böyledir. Dördüncüsü rızkın hem Allahü teâlâdan, hem de çalışmaktan geldiğini sanır. Müşrikler böyledir. Beşincisi, rızkın yalnız Allahü teâlâdan geldiğini bilir. Fakat rızkı verir mi vermez mi bilmez. Münafıklar böyledir.

Âlim bin Alâ, (Zâd-ül-müsâfir) ve (Tâtârhâniyye) ismindeki fetva kitabında diyor ki, Camide, evde kapanıp hep ibadet etmek ve yiyip içip, evlenmek, gezmek gibi eğlenceleri ve helal kazanmağı terk etmek, tahrimen mekruhtur.

Tasavvufçulardan bir kısmı, (Kırk gün aç kalan, ilâhî sırları anlamağa başlar) dedi. Sehl bin Abdullah, onbeş günde bir yerdi. İmâm-ı Gazâlî diyor ki, Ebû Bekr-i Sıddîk "radıyallahü anh" altı günde bir yerdi. Cüneyd-i Bağdâdî her gün dörtyüz rekât namaz kılardı. Sehl bin Abdullah, yedi yaşında hâfız oldu. Her gün oruç tutardı. On iki sene, yalnız arpa ekmeği yedi. Abdülvehhâb-i Şa'rânî "rahmetullahi aleyh" her gün akşam ile yatsı arasında Kur'ân-ı kerimi iki kere hatim ederdi. Buna inanmakta tereddüt etmemeli. Evliyada ruhani kuvvet vardır. Ruh, bir ânda çok şey yapar. Âlimler, (ibadetlerde aşırı gitmemeli, kendini sıkıntıya düşürmemeli) buyurdu. Bu sözleri, bütün ümmet için farz veya vacib veya sünnet olan şeylerdedir. Her Müslümanın böyle yapması lâzımdır. Tasavvufçuların çektikleri sıkıntılar ise, nafile ibadettir. Herkesin yapması lâzım değildir. (Kıyâmet ve Âhiret s. 310)

***

Sual: Haram ne demektir ve harama ehemmiyet vermeyen kâfir olur mu? Fasık kime denir?

Cevap: Haram odur ki, onu Allahü azîm-üş-şân, Kur'ân-ı kerimde açık nehyetmiş ola. Yani, işlemeyiniz, demiş ola. Harama, ehemmiyet vermeyen, inanmayan kâfir olur. İnandığı hâlde işleyen kâfir olmaz, fasıka olur. [İbni Âbidîn "rahime-hullahü teâlâ" imamlığı anlatırken buyuruyor ki, (Fasık imamın arkasında namaz kılmamalıdır. Fasık demek, şarap içmek, zina etmek, faiz yemek gibi büyük günah işleyen demektir. [Küçük günaha devam etmek de büyük günah olur.] Birden çok camide Cuma namazı kılınan yerlerde, fasık hatibin arkasında Cuma namazı kılmamalı, imamı salih olan camide kılmalıdır. Fasıka ihanet etmek, hakaret etmek vacibtir. Çok âlim olsa da, onu imam yapmamalıdır. İmam yapmak, ona tazim etmek, saygı göstermek olur. Fâsıkın da, mezhepsizin de, imam yapılmaları, her zaman tahrimen mekruhtur. Haramlardan sakınmağa (Takvâ) denir. Helal veya haram olduğu şüpheli olan şeylerden de sakınmağa (Vera') denir. Şüpheli şey işlememek için bir helalı terk etmeğe (Zühd) denir. Dâr-ül-harbde imana gelenin, Dâr-ül-islâma hicret etmesi vacib olur)]. (İslâm Ahlâkı s. 207)

***

Sual: Müctehid alimlerin, Kur'an-ı kerim ve hadîs-i şeriflerden hüküm çıkarırken tuttukları yol aynı mı idi?

Cevap: Müctehid alimlerin ictihad yolu ikidir:

Biri, İmam-ı a'zam hazretlerinin zamanındaki Irak alimlerinin yolu olup, buna Re'y yolu yani kıyas yoludur. Bir işin nasıl yapılacağı, Kur'ân-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde açıkça bildirilmemiş ise, buna benzeyen başka bir işin nasıl yapıldığı aranır, bulunur. Bu iş de, onun gibi yapılır. Eshâb-ı kiramdan sonra bu yolda olan müctehidlerin reisi, imam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleridir.

İkinci yol, Tabiin ve Tebe-i tabiin döneminde yaşamış Hicaz âlimlerinin yolu olup, buna Rivayet yolu denir. Bu yolda olanlar, Medine-i münevverenin o zamanki ahalisinin adetlerini, kıyastan üstün tutar. Bu yolda olan müctehidlerin büyüğü, imam-ı Malik hazretleridir ki, Medine-i münevverede oturuyordu. İmam-ı Şafii ile Ahmed ibni Hanbel hazretleri de, imam-ı Malik hazretlerinin sohbetlerinde bulunmuşlardır. İmam-ı Şafii hazretleri, imam-ı Malik hazretlerinin yolunu öğrendikten sonra, Bağdat tarafına gelerek, İmam-ı a'zam hazretlerinin talebesinden okuyup, bu iki yolu birleştirdi. Ayrı bir ictihad yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edip olduğundan, âyet-i kerimelerin ve hadîs-i şeriflerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre iş görürdü. İki tarafta da kuvvet bulamazsa, o zaman, kıyas yolu ile ictihad ederdi. Ahmed ibni Hanbel hazretleri de, imam-ı Malik hazretlerinin yolunu öğrendikten sonra Bağdat taraflarına gidip, İmam-ı a'zam hazretlerinin talebesinden kıyas yolunu almış ise de, pek çok hadîs-i şerif ezberlemiş olduğundan, önce, hadîs-i şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak, ictihad etmiştir. Böylece, ahkâm-ı islâmiyyenin, İslâmiyetin bildirdiği hükümlerin çoğunda, diğer üç mezhepten farklı ictihad etmiştir.

***

Sual: İslâmiyetin temel inanışlarından bazılarını inkar edip, İslâmiyetin diğer hükümlerini kabul eden kimseye ehl-i kıble denir mi?

Cevap: Ehl-i kıble demek, tevatür ile ve zaruri olarak bilinen din bilgilerinin hepsine inanan, yani Müslüman olan kimse demektir. Böyle olan kimse, bidat inanışı ile, dinden çıkmaz, kafir olmaz. İnanışta, imanda ehl-i sünnetten ayrılan 72 bidat fırkası, küfre düşmedikçe böyledir.